Umaç: “B"ilgi, "A"hlak, "K"ültür, "İ"nanç / Kür: Fikir,Zikir,Şükür / Umde: İyilik, El'an ve Her an ve Her yerde / Şiar: Talip ve takip edilir;ilme,irfana,iyiliğe medar / Penah: Allah
17 Kasım 2019 Pazar
27 Eylül 2019 Cuma
2016 ANKARA ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Öğretmen ne yapar? “Ben
bir öğretmenim / gecelerim kara tahta, gündüzlerim tebeşir / fecrimde devler
güreşir” demiş şair.. Kendisi dev olmasa da devasa adımların ve
sonuçların insiyakçısı, inkişafçısıdır öğretmen.. Ufuklar açar, hedef gösterir,
yön verir. Hayat yolcusunun yolundaki işaretleri öğretir öğretmen, her an
karşısına çıkabilecek fasitler yoldan saptırmasın veya yolsuz bırakmasın diye
yolcuyu. Sonuçları az veya çok te’sirli, tahrip edici ya da yok edici amelî
kazalar yaşanmasın diye nefes tüketir, törpülenen ömrünü tüketir öğretmen..
Çünkü bilir ki bazen küçük bir söz, bir eylem hatta bir atf-ı nazar bile yaşça
küçük insanların kaderlerinde büyük roller oynayabilir..
Öğretmen, “Kayıtsızlığa kaydım olsun.”
der; zira lakayt olmamalı hissedebilen,
tefekkür edebilen ve vicdanı olan... Ulvi fikirler muhal olmasın, mahal bulsun;
hisler seyl-ab olmasın, muhatabına ulaşsın, ister.
Damarlarında insan olmanın, yeryüzünün
kendisine musahhar kılındığının bilincinde olmanın getirdiği erdem ve
yükümlülük duygularının hasis bir şekilde dolaştığı gönlü ve aklı münevver öğretmenler,
fenerleriyle yol gösterirler istidatlarınca, karınca kaderince.
Yarınlarımızı emanet edeceğimiz
gençlerimiz; dünyadan, hayattan kopuk,
kendi dünyasına ve yaşadığı dünyayı anlamaya, gidişatını değiştirmeye,
güzelleştirmeye, iyileştirmeye dair en ufak fikri olmayan ve daha da elîmi
fikir edinmeye cehd etmeyen kişiler olmasın diye; kendini hayatın akışına
teslim etmiş, yalnız ene’sinin heva, heves ve hazlarını tatmin için maddî
olarak bol kazanç sağlamak gibi sığ ve salt seküler bir hedefin nâdan yolcuları
olmasın diye çabalar öğretmen. Başkalarının
görüşleri istikametinde yaşayan, hayatının başkaları tarafından determine
edilmesine ses çıkarmayan bireyler; görüşü olmayan dolayısıyla idealleri,
yaşadığı dünyaya dair tasavvurları bulunmayan, amorf yaşam sahipleri olmasın
diye..
Çanakkale’de,
İstiklal Harbinde ve son olarak 15 Temmuz hain darbe girişiminde olduğu gibi namusu
olarak gördüğü özgürlüğüne, bağımsızlığına, vatanına, bayrağına kasteden
namertlere karşı "Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna
bakınmadan fert fert "ben varım!" cevabını veren, her ferdi "benim
olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip nesiller, her daim bu
ülkenin gerçek sahibi ve mirasçısı olsun diye çalışır öğretmen.
Ve biliyoruz ki
güneşli yarınlardan bir demet şule için si-murg olup siham-ı kazaya
aldırmaksızın kanat çırpıp uçma şuurunda olan nesillerimiz olduğu müddetçe aziz
şehitlerimizin bizlere emanet bıraktığı bu cennet vatan ilelebet bağımsız ve
payidar kalacaktır.
11 Ağustos 2019 Pazar
“KURBAN”LIKLARIMIZ
“İbrahim/ içimdeki putları devir / elindeki baltayla
kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim”
Şiir Asaf Halet Çelebi, ezgi
Aykut Kuşkaya.. Kurban Bayramı her yaklaştığında
(karîb olduğunda); “kurban olma, kurban etme” olguları şahsa büründüğünde
(müşahhas olduğunda), cisim elbisesini giyip görünür âleme çıktığında (mücessem
olduğunda) aklıma İbrahim alehyisselam
gelir ve o gelince de aklıma peşinden de ilk olarak gençlik yıllarımda
dinlediğim bu ezgi: “İbrahim/
içimdeki putları devir / elindeki baltayla”
Yine bir Kurban Bayramı’nın
arifesindeyiz ve yine insanlığın mukadderatına Habil alehyisselam ve ilk katil Kabil’den beri eskimez bir kaide olarak
yazılmış kurban olmaların, kurban
etmelerin sıklıkla yaşandığı bir çark-ı feleğin içindeyiz.
Kurban, kurbiyetten gelir, yani yaklaşma,
yakınlaşma; bir anlamda menzilini
belirleyip onun yolunda, ona yaklaşmak için yola düşme.. Bu bağlamda rengini,
tavrını netleştirip feragatin ve fedakarlığın neyle, ne şekilde ve ne kadar
olduğunu yansıtma.. Yani kurban olmanız ya da kurban ettikleriniz
kurbiyetinizin derecesinin göstergesi ve tescili.. Tıpkı Habil- Kabil olayında
olduğu gibi.. Tıpkı Hz İbrahim ve Hz. İsmail kıssasında olduğu gibi..
Habil, Hakk’a ve
hakkı olana takvayla teslimiyetin sembolü.. Habil, mahbubuna önce sahip-malik
olduğunun en güzeliyle, sonra en değerli varlığı canıyla yaklaşmanın,
yakınlaşmanın, rıdvana ulaşmanın timsali.. Hem kurban eden, hem kurban olan.. Rabbimizin
Vakıa Sûresinde bildirdiği “Mukarrebun”dan
olanların- “Yakın” olanların öncülerinden..
Kabil, Hakk’a
isyanın, ihtirasla hakkı olmayanı istemenin sembolü.. Kabil, samimiyetsizliğin,
Rabbi aldatma cehlinin, nefisperestliğin timsali.. Kabil, emre ve hakkına razı
olmayıp başkasının hakkına tecavüzün, zulmün, kan dökmenin, katillerin öncüsü..
“Onlara Âdem’in iki oğlunun
gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban
sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti.
(Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim."
(Öbürü de:) "Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder. “Eğer
beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi
sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı
yüklenmeni ve böylelikle ateşin
halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur." Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik
edip güzel göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana
uğrayanlardan oldu.” (Maide Suresi, 27-30)
Ve Hz.İbrahim.. Tevhidin, put kırmanın, kevnî ayetleri okumanın, Rabbi
bulmanın-O’na koşulsuz teslim olmanın, hakk bildiği yolda önüne çıkan vaid
şeytanları taşlamanın, dünyalık en büyük ateşleri “berden ve selama”ya-serinlik
ve esenliğe dönüştüren imanın, Allah’ın halili olmanın, en sevdiğine pek sevdiği “beşikte yatan kuzusu”nu kurban
etmenin sembolü..
Ve Hz İsmail.. Hakk’a ve emre teslimiyetin, sabrın, “ölmeden önce
ölmenin”, en sevdiğine en değerli varlığını hediye etmenin, kurban olmanın
sembolü.. Salih kul, salih evlat; sadık kul, sadık evlat..
“O: "Rabbim! Bana
sâlihlerden olacak bir evlat ver" dedi. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul
ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince:
"Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne
dersin" dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah
beni sabredenlerden bulursun, dedi. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine
yatırınca: Biz ona: "Ey İbrahim!" diye seslendik. Rüyayı
gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık
bir imtihandır. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden
gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim'e selam! dedik. Biz iyileri
böyle mükâfatlandırırız.Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.” (Saffat Sûresi,
100 – 111)
Kurban, ebter olanı terk edip Kevser’e
varmak için bir adanış, bir adayış.. Tabii bu, Allah için, O’na yaklaşmak, varmak
için, O’na yâr olmak için olunan, edilen kurbandır. Bunun remzi, kurbanlık
hayvan kesmektir. Ancak aslolan soyut veya somut en kıymetlilerimizi ne ölçüde
Allah’a kurban ettiğimiz. Ahir zamanda pek az olacağı ayetle sabit olan
“Mukarrebun”dan olanlar, Mevlana’nın “Beden İsmail’e benzer, can da
İbrahim gibi. Can bu semiz bedeni yatırdı da tekbir getirdi mi, beden
kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur, besmeleyle kesilmiş temiz
bir kurban haline gelir.” sözleriyle aktardığı hikmeti görüp işe nefsini
kurban etmekle başlamış. Bunun yanı sıra kimisi yakın ve uzak tarihimizde bildiğimiz,
gördüğümüz üzere (15 Temmuz şehitleri gibi) Hakk için, hakk bildiği yolda hakkı
üstün tutmak için en kıymetli varlığı olan canını kurban etmiş, kimisi azmini,
emeğini, parasını, malını mülkünü.. Bir
de hiçliğe medfun olacak dünyalık bir hedef için, bir cah-ı rical için, şehvet, söhret için, birilerine
yaranmak için, makam mansıp için değerlerini, ilkelerini, onurlarını,
haysiyetlerini ve de maddî varlıklarını kurban edenler var. “Var”lığı bu
dünyadan ibaret sananlar.. “Ebter” olana sarılanlar..
Herkesin “ayan-ı sabite”si gereği bir kurbiyet
arayışı, kurbanlıkları var. Allah, vechi kendisine dönük olan kurbiyet arayışınızda,
adanışınızda kestiğiniz, adadığınız, feragat ettiğiniz kurbanlarınızı kabul
eylesin.. Vaktiyle sanal duvarımda paylaştığım bir bayram temennasıyla bitireyim: Başta
sıla-i rahiminiz olmak üzere madden ve manen en yakınlarınızdan başlayarak
ünsiyetinizin bulunduğu herkese kurbiyetinizin(yakınlığınızın), ihtiramınızın,
sevginizin arttığı; kardeşliğin,iyiliğin, dayanışmanın, paylaşmanın çoğaldığı,
gariblere karîb olduğunuz, esenlikli,
afiyetli mübarek bir bayram geçirmeniz dileğiyle.
Mesut Yokuş
26 Temmuz 2019 Cuma
YKS SİSTEMİ, TERCİHLER, HAZIRLANANLARA TAVSİYELER
Bu yıl
2. defa uygulanan YKS sistemiyle
ortaya çıkan yeni durumlar:
*Bu yeni sistemde sayısalcılar her bakımdan avantajlı, eşit ağırlık, sözel ve dilciler ise dezavantajlıdır. Çünkü;
1. TYT'de sıralamaların tek puan türünde yapılması, ders ağırlıklarının eşit olması, tüm testleri çözen sayısalcıların TYT sıralamalarında en üst sıralarda yer almasını sağlamaktadır. Ortalama 3 testi çözen eşit ağırlıkçılar ve ortalama 2 testi çözen sözelci ve dilcileri TYT sıralamalarında geriye atmaktadır. Böyle olunca eskiden YGS-EA ve YGS-SÖZ'den alınan bölümlerde bile sayısalcılar avantajlı durumda olmaktadır.
*Bu yeni sistemde sayısalcılar her bakımdan avantajlı, eşit ağırlık, sözel ve dilciler ise dezavantajlıdır. Çünkü;
1. TYT'de sıralamaların tek puan türünde yapılması, ders ağırlıklarının eşit olması, tüm testleri çözen sayısalcıların TYT sıralamalarında en üst sıralarda yer almasını sağlamaktadır. Ortalama 3 testi çözen eşit ağırlıkçılar ve ortalama 2 testi çözen sözelci ve dilcileri TYT sıralamalarında geriye atmaktadır. Böyle olunca eskiden YGS-EA ve YGS-SÖZ'den alınan bölümlerde bile sayısalcılar avantajlı durumda olmaktadır.
2.
Eskiden LYS sınavları ayrı ayrı yapılmakta ve eşit ağırlık tercihi yapmak
isteyen sayısalcılar ayrıca Edebiyat-Coğrafya sınavına başvurup sınav parası
ödeyip girmek durumundaydılar. Bu sınava girmeleri durumunda EA puanında
hukuk,psikoloji gibi sıralaması yüksek bölümleri kazanabilmek için puan
ağırlığı üstünlüğü olan edebiyat testini iyi yapmak zorundaydılar Ama şimdiki YKS sisteminde tüm testler tek oturumda
çözülmekte ve süre tüm testlere göre ayarlandığı için sayısalcılar
"taş atıp kolları yorulmadığı için" edebiyat-sosyal testini de
rahatlıkla çözebilmekteler ve buna ek olarak TYT'leri eşit ağırlıkçılardan daha
iyi ve standart sapması yüksek olan AYT matematik netleri eşit ağırlıkçılara
göre daha iyi olduğu için EA sıralamaları eski sisteme nazaran çok daha iyi
yerlerde gelmekte. Hatta bu sistemde edebiyat-sosyal
testini hiç çözmeyenler bile iyi TYT ve AYT-Mat. netleriyle Y-EA puan
türünde ilk 5 bine, 10 bine girebildiler. Bu da tabii ki eşit ağırlıktan
hazırlananların sıralamalarının gerilemesine neden olurken, sayısalcılara ise
eşit ağırlıktan da tercih yapabilme imkanı sağlamaktadır.
3.
TYT'si dilcilere göre epey iyi olan
sayısalcılardan yeni sistemin yarattığı avantajı kullanıp dil sınavına da
girenler 30 dil netiyle Dil puan türünde ilk 10 bine girebildiler. Halbuki eski
sistemde, YGS'de derslerin puan ağırlığı dilciler için ayrı, sayısalcılar için
ayrı olduğu için böyle bir durum yaşanmıyordu. Bu yüzden bu sene dilcilerin de
sıralamaları beklediklerinden gerilerde geldi.
* Bu yıl yaşanan bir diğer farklılık, eşit ağırlıkçıların da AYT'de süre sıkıntısı olmaması ve derslerin büyük oranda aynı olması sebebiyle Sosyal-2 testini çözmeleri oldu. Böyle olunca birçok eşit ağırlıkçı sözel sıralamalarında üst sıralara girebildi, sadece sözelden hazırlananların sıralamaları geçen yıla göre istedikleri gibi gelmedi.
* Bu yıl yaşanan bir diğer farklılık, eşit ağırlıkçıların da AYT'de süre sıkıntısı olmaması ve derslerin büyük oranda aynı olması sebebiyle Sosyal-2 testini çözmeleri oldu. Böyle olunca birçok eşit ağırlıkçı sözel sıralamalarında üst sıralara girebildi, sadece sözelden hazırlananların sıralamaları geçen yıla göre istedikleri gibi gelmedi.
Malum
üniversite tercih
dönemindeyiz. Şimdi gelelim ortaya çıkan bu yeni durumların tercihleri nasıl
etkileyeceğine, tercihte dikkat edilmesi
gereken hususlara:
1. Sayısaldan tercih yapacaklar için geçen yıla göre değişen fazla bir şey yok. Bu yılki gerçekleşme durumlarını sadece öğrencilerin bölümlere temayülü, rağbeti ortaya çıkaracak. Bu yüzden geçen yılın yerleşme yerleşme sıralamaları ile bu yılın sıralamaları arasında çok büyük değişimler yaşanacağını düşünmüyorum. Ama yine de tercih yaparken kendi sıralamasının en az üçte biri oranında yukardan ve aşağıdan bölümlere yer verilmelidir.(aşağının sınırı olmaz ama yine de böyle söyleyelim)
1. Sayısaldan tercih yapacaklar için geçen yıla göre değişen fazla bir şey yok. Bu yılki gerçekleşme durumlarını sadece öğrencilerin bölümlere temayülü, rağbeti ortaya çıkaracak. Bu yüzden geçen yılın yerleşme yerleşme sıralamaları ile bu yılın sıralamaları arasında çok büyük değişimler yaşanacağını düşünmüyorum. Ama yine de tercih yaparken kendi sıralamasının en az üçte biri oranında yukardan ve aşağıdan bölümlere yer verilmelidir.(aşağının sınırı olmaz ama yine de böyle söyleyelim)
2. Eşit ağırlıktan hazırlanmış olanların
sıralamaları beklediklerinden geride geldi çünkü bu yıl epeyce sayısalcı EA
puan türünde sıralamaya girdi. Bu tercihlere de yansıyacak tabii ki. Sayısalda
ilk 27 bine girememiş sayısalcıların birçoğu eğer EA sıralaması daha iyi
gelmişse bunu kullanacaktır. Bu da EA puan türünün temel bölümlerinin (hukuk,
psikoloji gibi) yerleşme sıralamalarının daha üstlere çıkmasına neden olabilir.
Bu yüzden daha temkinli tercih yapmakta fayda var. Öğrenciler kendi
sıralamalarının en az yarısı kadar alt bölümlerden tercih yapmalıdırlar. (40
bininciyse en az 60 binlere kadar tercihte bulunulmalı. 80 bininciyse en az 120
binlere kadar) Tabii ki üst sıralardaki bölümlere de diledikleri kadar yer
verebilirler.
3. Sözelcilerde de durum çok farklı değil.
Y-SÖZ puanıyla tercih yapacak olan bir hayli eşit ağırlıkçı var. Bu yüzden
sözelin rağbet gören bölümlerinin yerleşme sıraları üstlere çıkabilir. Bundan
dolayı sözelden tercih yapacaklar da kendi sıralamalarının en az yarısı kadar
alt sıralardaki bölümlere yer vermelidirler. Üst sıralardaki bölümleri yazmanın
sınırı yok, istedikleri gibi yazabilirler tabii.
4. Dilcilerin dil sıraları geçen yıla göre
gerilerde geldi ama önlerine geçen sayısalcıların çok fazla dil tercihi
yapacaklarını sanmıyorum. Bu yüzden geçen yılki bölüm yerleşme sıralarının
biraz daha gerileyeceğini düşünüyorum. Bu yüzden öğrenciler kendi
sıralamalarının en az yarısı kadar üst sıraları yazmalıdırlar. Alt sıralardan
da tercih yapmak kaçınılmaz zaten.
ÖNÜMÜZDEKİ SENE HAZIRLANACAKLARA
TAVSİYELER:
1.Bu yeni YKS sisteminde standart sapması en yüksek dersler, TYT Türkçe, TYT Matematik ve AYT Matematik'tir. Bu yüzden hem sayısalcıların hem eşit ağırlıkçıların bu derslerin testlerinden olabildiğince yüksek yapması gerekmektedir.
1.Bu yeni YKS sisteminde standart sapması en yüksek dersler, TYT Türkçe, TYT Matematik ve AYT Matematik'tir. Bu yüzden hem sayısalcıların hem eşit ağırlıkçıların bu derslerin testlerinden olabildiğince yüksek yapması gerekmektedir.
2. Bu
yıl bir daha görüldü ki TYT'de zaman
problemi yani yetiştirme problemi yaşayanlar ve buna bağlı olarak odaklanma, panikleme sorunu yaşayanlar
AYT'de iyi yapsalar bile TYT'leri yerleşme sıralarını geriye çekti. Bu yüzden
TYTde en çok zaman alan Türkçe ve Matematik sorularında hızlı ve doğru çözme
pratiğinin çok gelişmesi lazım. Bu da ancak konulara yeterince hakim olmak ve
çok soru çözmekle mümkün. 12 dil bilgisi sorusunun sorulduğu Türkçede 30'un
üzerine çıkmak için bu sorulardan fire vermemeye çalışmak ve anlam sorularında
da bol bol soru çözerek, soru çözüm teknikleri geliştirerek hız artırmak
gerekmektedir. TYT'de hem Türkçe hem Matematik testine ellişer dakikadan fazla
zaman ayırmak zaman yönetimi ve sınav psikolojisi açısından sorun
yaratmaktadır.
3. Tüm alanlarda öne geçmek için AYT'nin kesinlikle iyi olması gerekiyor. Bu yüzden sınava hazırlanırken hazırlık sürecindeki zamanın en az %60'ında AYT derslerine çalışılmalı.
4. Sayısalcılar AYT-Mat., AYT-Fen
testlerinin yanında AYT-Edeb-Sos-1
testini de çözerlerse Y-EA puanları da gelir ve bölüm tercihi aralığı
genişlemiş olur. Bazı öğrenciler sistemi iyi bilmediklerinden AYT-Mat., AYT-Fen
testlerinin yanında AYT-Sosyal-2 testini çözüyorlar, bunu yapmanın kendilerine
hiçbir katkısı yok, sayısal testlerin yanında Sosyal-2 testini çözerseniz sizin
EA puanınıza katkı sağlamaz. Sadece SÖZ puanı düşük sıralarda gelebilir.
5. Eşit ağırlıkçıların işi biraz daha
zorlaştı. Artık hem TYT'de daha iyi yapmak zorundalar (mümkünse TYT-Fen'i de
çözerek netlerini artırsınlar) hem de AYT-Matematikte eskiye nazaran daha iyi
yapmak zorundalar. Zaten AYT-Edebiyat-Sosyal testini iyi yapmak zorundalar, çünkü
sayısalcılar matematiği zaten daha iyi yapıyorlar, farkı burdan artırabilirler.
Yani AYT-Edebiyat-Sosyal testinde hata yapma lüksü azaldı.
6. Sözelden hazırlananlar da TYT'de
netlerini olabildiğince artırmaya çalışmalı, bu yüzden TYT Matematik'ten de net
sayılarını artırmaya çalışmalılar. AYT'de ise hem Edeb-Sos-1 hem Sosyal-2
testini çok iyi yapmak durumundalar.
7. Dilciler bu yeni sistemde TYT netlerini
artırmak durumundalar. Artık eskiden olduğu gibi 2. önemli ders Türkçe, sonra
Sosyal diye bir kural yok. Yani dilciler, TYT'de netlerini örneğin matematik
netlerini yükselterek olabildiğince artırmanın yollarını aramalıdırlar.
8. Son
olarak OBP'ye değineyim. Bu yeni
sistemde soru sayıları azaltıldığı için okul başarı puanının etki oranı ve
belirleyiciliği arttı. Bu yıl ilk 10 binde diploma
notu ortalama 92'nin altı, 10 bin-20 bin aralığında ortalama 90'nın altı,
20 bin-30 bin aralığında 87'nin altı sıralamaları geriye çekti. Yani bu
aralıklara girmek isteyenlerin diploma notu bu rakamların üstündeyse yerleşme
sırasını öne çeker, altındaysa geriletir. Bu yüzden lise eğitimine devam
edenlerin okul notlarını olabildiğince yükseltmesi gerekiyor. Bu neden önemli
derseniz diyelim ham puan sıranız sayısalda 19 binken diploma puanı 90'nın
altındaysa yerleşme sırası geriliyor ve tıp kazanabilecekken diş yazmak zorunda
kalıyorsunuz. Bu diğer tüm bölümlerin sıraları için geçerli. Veya aynı bölümde
daha iyi bir üniversiteye yerleşebilecekken bu olmuyor.
Neyse lafı uzattım yine. Sınav ve tercih sürecinde herkes için hayırlısı nasip olsun.
Neyse lafı uzattım yine. Sınav ve tercih sürecinde herkes için hayırlısı nasip olsun.
Mesut
Yokuş
IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR
“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!” diyor tepeden tırnağa iman
ve dava adamı Mehmet Âkif, tükürdük şükür. Şimdi sıra beyitin ikinci
mısraı olan maddede: “Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!” Onu da yapacağız
inşallah, unutacağız veya sineye gömeceğiz sanmasınlar. Biz vicdanlarımızda
çoktan mahkûm etmiştik zaten. Zira bir önceki yazımda da değindiğim gibi
günahları, hainlikleri, “ıslah edici-barışçı” maskesiyle yeryüzünü ifsad
etmeleri o kadar birikti ki.. Şimdi sıra
bu darbe girişimine alkış tutanların yüzlerine tükürüp onlardan yüz çevirmeye
geldi. Fiilen bunu hayata geçirme zamanı. Yüz çevirme deyince aklıma gah Âkif’e
gah üstad Necip Fazıl’a nispet edilerek anlatılan bir anekdot geldi. Dünya ve
ukba görüşleri zıt olan bu yüzden yıldızlarının barışmadığı –isim
vermeyeyim-dönemin meşhur muharrirlerinden biri, bir ortamda üstad ile karşılaşmış. Üstadın sakal
bıraktığını görünce takılmak istemiş ve
alaylı bir üslupla şöyle demiş:
– Aaaa!!!… Azizim, maymuna dönmüşsün.
Kelimelerin anlam inceliklerine vakıf olan üstad, hiç istifini bozmadan, karşısında duran zata sırtını dönerek: “O zaman duvara döneyim, bari.” demiş.
– Aaaa!!!… Azizim, maymuna dönmüşsün.
Kelimelerin anlam inceliklerine vakıf olan üstad, hiç istifini bozmadan, karşısında duran zata sırtını dönerek: “O zaman duvara döneyim, bari.” demiş.
Yıllardır hatta asırlardır bizi tabiri caizse adam yerine koymayan,
bizi barbar, gayrımedeni olarak gören, her daim vesayetçi, mağrur ve kibirli
bir edayla tepeden bakarak tahkir eden, hakkımızda iyi niyetleri hiçbir vakit
vaki olmamış olan Batı’dan yüz çevirmenin vakti zamanı gelmedi mi diye
düşünmüyor değilim. Zira ne demiş şiirin devamında üstad : “Tükürün Ehl-i
Salîb'in(1) o hayâsız yüzüne! Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!”
Bizim Batılılaşma serüvenimiz yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmiş
dayanıyor. Yani iki yüz yıldır vechimizi onlara dönmüş, onlar gibi olmaya,
yaşamaya, onların değerlerini hayatımıza geçirmeye çalışmışız. Peki, onların
gözünde, bilinçaltında ve üstünde makes bulan Türk imajı nedir? Biz kendimizi Avrupalı bir ülke olarak
görüyor, 50 yıldır birliklerine girmeye çalışıyoruz. (Bence bizi futboldan
başka hiçbir liglerine, birliklerine almayacaklar.) Peki ya Türk deyince Batılıların
akıllarına ne geliyor? Kültürel anlamda Türk hamamı, Türk lokumu, Türk kahvesi,
kebap, tavla ve bir de İngilizcede deyimleşmiş olan “Türk gibi sigara
içmek”.. Bizi biz yapan değerler,
olgular bunlardan mı ibaret?
Tarihî olarak bilinçlerinin backgrounduna kazınmış olan ve dünden
bugüne bize karşı tutumlarını tayin eden olaylar neler?
1. Gotlar(Vizigot, Ostrogotlar-İsveçlilerin ataları), Anglo
Saksonlar (İngilizlerin ataları), Vandallar(2),
Alamanlar (Almanların, Avusturyalıların ataları) ve Franklar(Fransızların
ataları) gibi Cermen(3) kavimlerinin Avrupa’ya göçlerine sebep olan
Büyük Hun Hükümdarı Attila,
2. 1071 Malazgirt zaferiyle beraber ataları
saydıkları Latin, Rum, Yunanlara karşı ve Haçlı seferlerine(4) karşı büyük
fetihler gerçekleştirmiş, büyük zaferler kazanmış Selçuklu devletleri,
3. 1453 İstanbul’un fethiyle tarihte kurdukları
en büyük imparatorluğa (Roma imparatorluğuna) son veren büyük sultan Fatih
Sultan Mehmed Han,
4. 1529’da
onların tabiriyle Muhteşem Süleyman’ın ve 1683 yılında Sultan IV. Mehmet’in
Avrupa’nın içlerine kadar girerek Viyana’yı kuşatmaları,
5. Ulu sultan II. Abdulhamit Han’ın arz-ı
mevudun ilk adımını atmak isteyen Yahudilere Filistin topraklarını satmayışı,
6. Son olarak İngiliz ve Fransızlar
arasında yapılan Osmanlı Devleti'nin Orta
Doğu'daki ve Anadolu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören Sykes-Picot Anlaşmasına, Sevr ‘e karşı;
Yunanlıların Megalo İdeasına
(5) karşı verilen Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki büyük İstiklal Harbimizde
hezimete uğrayışları, onların tabiriyle Küçük Asya Felaketi.
Bütün bu tarihî gerçeklerden ötürü zihinlerine kodlanmış, ilmek ilmek işlenmiş bir Türk husumeti.. Almanya’da da ikamet eden bir tanıdık, bazı
Almanların hala çocuklarını Türkler geliyor diye korkuttuklarını söylemişti
geçenlerde. İngiltere’ye bir proje sebebiyle giden bir dostum da Londra’da binlerce
insanın sığacağı dev bir katedrali ziyaret etmişler. Büyüklüğünün sebebini
sormuşlar, ne derlerse beğenirsiniz, Viyana kuşatması sırasında Türklerin
Britanya’ya kadar gelme ihtimaline karşı yapılmış o katedral..
Halâ içlerinde böyle bir korku olsa gerek bizi elli yıldır Avrupa Birliğinin
kapısında oyalıyorlar.. Son günlerde içlerinden bazıları her zamanki
pişkinlikleriyle açık açık birliğe kabul edilemeyeceğimizi, bize özel bir statü
verilmesi gerektiğini falan söylüyor.. Sevsinler özel statünüzü. Halâ
korkuyorlar 80 milyona yaklaşan nüfusumuzla, 600 bin kişilik ordumuzla ve artık
sadece vasıfsız olmayan nitelikli insan gücümüzle Avrupa Birliğine girersek tüm
Avrupa’yı fethedeceğimizden. Onlar için en iyi Türk fabrikalarında beden gücüne
dayalı işlerde çalıştıracakları Türk’tür. Bu yüzden almamak için bir sürü bahane..
Kendilerinden olana “ehlen ve sehlen”, bize gelince 'yerim dar', yer açınca 'yenim dar' …
Bir vize serbestiyeti için bile 72 maddelik bir önkoşul silsilesi
sundular.. Ve kendi aralarında bile uzlaşılmış olmayan bir terör yasası
dayatmaları da cabası.. Niyetinizin hüsni olmadığını, sui olduğunu terör
örgütlerine (özellikle Almanya, Belçika) aşikarane verdiğiniz destekle açık net
gösterdiniz ki.. Kopenhag, Maastricht
kriterleriymiş.. Biz artık çok iyi biliyoruz ki biz ya tam seküler (ladinî) ya
da Hristiyan olmadıktan sonra bizi kabul etmeyeceksiniz. Bunun için de çok
mücadele ettiğinizi biliyorum özellikle otokolonizasyon yoluyla.. Ama olmadı,
olmayacak çünkü bu milletin ekserisi halâ diyor ki “Elhamdulillah Müslümanız. Radîna
billahi Rabba ve bil İslami dina ve bi Muhammedin nebiyyan ve resula” (6) İşte
bundan dolayı bu millet, sizin yalan sözlerinize inanmayacak, riyakar
yüzünüze bakmayacak artık.. Hele de son darbe girişiminin akabinde
gösterdiğiniz tavırlardan sonra..
Artık Yenikapı ruhuyla yeni denizlere yelken açmanın vakti gelmiştir..
“Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek, hatayı sonuna kadar
yaşamakla mümkün. Spinoza kırk dört
yaşında ölmüş, Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört
yaşından sonra buldum.” diyen ruhu pürnur üstad Cemil Meriç’in kırk dört yaşından sonra bulduğu o muhkem hakikat:
Işık Doğu’dan yükselir.
Dipnotlar:
1. Ehl-i Salib : Haçlılar,
Hıristiyanlar. İslam memleketlerine hücum edip, yakıp yıkan, insanları öldüren
mutaassıp Hıristiyan milletler topluluğu. Arapça Sâlib kelimesi "haç"
(istavroz, çarmıh) demektir.
2. Avrupalıların
atalarından en vahşi olanları. Kartaca’nın, Roma'nın Vandallar tarafından
yağmalanmasına atfen, sebepsiz yere zarar verme eylemine Vandalizm denmeye
başlamıştır. Vandalların tarihten silinmiş olduğu söyleniyor ama bence
günümüzde Avrupa’daki holiganların ataları bunlar J
4. I. Haçlı Seferinde 1096 yılında Anadolu Selçuklu
Devleti hükümdarı Sultan I. Kılıç Arslan, 600 bin kişilik dev ordu karşısında
baskın savaşları düzenleyerek Haçlılara büyük kayıplar verdirdi. II. Haçlı
Seferinde 1147’de Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesut karşısında başarısız
oldular.
5. Megalo İdea ("Büyük Fikir"): Fatih
Sultan Mehmet'in İstanbul'u alarak, Bizans
İmparatorluğu’na son
verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür.
Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri,
Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizansa ait olan tüm
toprakları yeniden elde ederek,Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu'nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.
6. Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebi ve resul olarak
Muhammed (SAV)’den razıyız.
14 Temmuz 2018 Cumartesi
İNSAN DEDİKLERİ
Muhyiddin Abdal’ın “İnsan
insan derler idi / İnsan nedir şimdi bildim / Can can deyu söylerlerdi / Ben
can nedir şimdi bildim.” diye bir şiiri var, bilenler bilir. İnsanın ne
olduğunu, yani ontolojik olarak nasıl bir keyfiyete sahip olduğunu, alt limit
olarak –buna dereke der eskiler- nerelere alçalabileceğini (Eylül’ün,
Leyla’nın, Özgecan’ın katilleri gibi), üst limitte –buna da derece deniliyor-
nerelere çıkabileceğini (ömrünü iyi olmaya, iyilik yapmaya, iyileştirmeye
adamış tüm salih kullar gibi) ve bu doğrultuda hangi alçaklıkla veya yüce ahlak
ile neler yapabileceğini bildim, demek istiyor kanımca.
İnsan denen karmaşık-muammanın nasıl bir varlık olduğuna
dair sorulara cevap arayan nice mütefekkir, âlim, arif zat cevapları muvacehesinde
insanları aydınlatmaya çalışmış ve genellikle müspet yönlerini öne çıkarmış.
Örneğin Mevlana (k.s.) "Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu! Ey şahlık güzelliğinin aynası
mutlu varlık. Her şey sensin. Âlemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne
ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende." diyerek insanın alt
derekelerden yükselip kâmil olma yolunu aydınlatacak işaret fişeğini yakmış.
Veya Niyazi Mısrî hazretleri: “Âdem dedikleri endişedir, gayr-i adem üstuhan
ü rişedir.” der, yani insan
dedikleri düşüncenden ibarettir, yoksa gerisi kemik ve kıldır. Bu sorulara
cevap arayan feylesoflar ise insanın bir yönünü öne çıkarmış. Mesela Konfüçyus
insanın, öğrenme, Thales araştırma,
Sokrates sorgulama, Platon toplumsal olma, J.Locke deneyen
bir varlık olma, Hegel sistematik olma yönünü öne çıkarmış. Peki bütün
bunları iyilik yani iyi bir insan yolunda yapmayan kişi ne olur, neye dönüşür?
Bu hususta başvurulacak en önemli kaynağın insanı halkeden
Yaratıcının kelamı olsa gerek diye düşünüp bir sıfatı da “Furkan” olan yani “ayırt edici, ayrımına vardırıcı” olan Kur’an-ı
Kerim’de insan için hangi sıfatlar kullanılmış, diye merak ettim. Yaratan,
yarattığını en iyi bilir, onu en iyi tarif eder, düşüncesiyle. Tabii burada
maksadım insanın yaratılış itibariyle tabiatında-tıynetinde, hamir-i mayesinde
ne gibi hususiyetler olduğunu kavramaya çalışmak. Gözüme çarpan birkaç örnek
vereyim:
* “Ve kânel insânu acûlâ: İnsan çokça acelecidir.” (İsra
Sûresi-100.ayet)Aceleci olmak, ne konuda? Ayetin evvelinde insanın hayrı çağırdığı
gibi şerri de kötülüğü de çağırdığını ifade ediyor. Peki insan neden yaptıklarıyla,
söyledikleriyle hayır-iyilik zannederek kötülüğü çağırmış olur. Tabii ki
cehaletinden, sabırsız oluşundan? Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasında olduğu
gibi. Hani diyor ya Hz. Hızır: “Ey Musa,
benim bilgim ve senin bilgin Allah’ın (cc) bilgisinden ancak şu serçenin
denizden aldığı yudum kadar eksiltebilirler.” Düşünün bunu söyleyen Hz.
Hızır ve söylediği kişi ise bir peygamber. Yani mülk ve melekut âlemi hakkında
insanlar içinde en çok bilgi verilmiş olanlardan. Ve sonra Hz. Musa’nın
çıktıkları yolculukta yaşanan hadiselerin her birinde sebeb-i hikmetini
bilmediği ama zahiren yanlış gözüktüğü için aklın ve zevahirin sınırlılığını
unutarak aceleci davranıp sorular sormasına binaen Hz. Hızır’ın “Ben sana benimle dayanamazsın demedim mi?”
demesi. Bu misalden hareketle insanın ne kadar bilgilenirse bilgilendiğini
zannetsin ilminin pek az olacağını ve bundan dolayı hayrı şerr, şerri hayır zannedip aceleci
davranabileceğini söyleyebiliriz.
* “Ve kânel insânu katûrâ. İnsan çokça
cimridir." (İsra Sûresi-100.ayet) Ayette “Eğer siz Rabbimin
rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik
ederdiniz.” ifadesinden sonra bu gerçekliği aktarıyor. Şimdi şöyle bir
düşünelim. Allah’ın verdiği nimetlerden (mal-mülk-para-zaman-güç) ne kadarını böyle
bir vasfımız olmasın diye kendimiz dışındaki diğer insanlara, varlıklara
ayırıyoruz, harcıyoruz? İnsanların çoğu dualarında bile kendine cömert, bir
başkasına çok az.
* “Ve kânel insânu eksere şey'in cedelâ.
İnsan çoğu şeyde çokça tartışmacı-cedelleşen- savaşımcıdır.” (Kehf
Sûresi-54.ayet). Nakıs aklıyla tüm doğruları, hakikatleri kavrayamayacağını
akledemeyen insan yine sahip olduğu kıt bilgiye dayanarak ve çoğu zaman
zann’larından hareketle tartışır, cedelleşir,
hatta bazen işi şiddete başvurmaya kadar götürür.
* “İnnel insâne le zalûmun keffâr:
Şüphesiz insan çokça zalim, çokça nankördür.” (İbrahim Sûresi-14. ayet)
İnsan neden ve neye karşı zulmedicidir? Zulüm, haksızlık etme, hakkı teslim
etmeme, hakkını vermeme demek. Bu bağlamda insan, kendisini mücehhez ve
mükemmel bir şekilde var edene, kendine, sonra da etkileşime geçtiği herkese ve
her şeye az ya da çok, bilerek veya bilmeyerek haksızlık etmiyor mudur? Herkesin
ve her şeyin hakkını teslim etmek çok zor.. Allah bilmeyerek yaptığı
haksızlıklardan dolayı salih kullarını muaheze etmesin, affetsin.
Ve insanın keffar
oluşu.. Bunu iki veçhesiyle değerlendirecek olursak insan; hakkı, hakikati
bilerek- bilmeyerek veya işine öyle geldiği için veya sahip olduğu
dünyalıkları kaybetmemek için, az ya da çok, her zaman veya bazan örtmüyor mudur? Veya insan kendisini
yaratan, hayat veren ve Rabb olarak nimetlendiren, büyüten, yetiştiren,
yediren, içiren, çeşitli meziyetler veren, imkanlar, fırsatlar veren Allah’a;
veya hayatında kendisine en çok emeği geçen başta anne-baba olmak üzere diğer
tüm insanlara karşı az veya çok, bilerek, bilmeyerek nankörlük etmiyor mudur?
* “İnnel insâne hulika helûâ. Şüphesiz
insan çok hırslı-sabırsız-bencil- aç gözlü olarak yaratılmıştır. ” (Mearic
Sûresi-19.ayet)Geçmişte ve günümüzde gerek dar çerçevede gerek toplumsal
boyutta egoist, narsist, megaloman,
nobran, aşırı hırslı ve aç gözlü insanların yol açtığı hasaretleri, yıkımları
okuduk, gördük, biliyoruz.
Ayetlerde geçen “hulika” ifadesi “yaratılmak” anlamındadır.
Bu kelimenin “ahlak” kelimesiyle aynı kökten olduğunu da belirtmek istiyorum.
İnsanın yaratılışıyla alakalı bu gibi olumsuz özelliklerini mükellef olduğu
şartlar dâhilinde terbiye etmesi, törpülemesi, olumlaması veya doğru kanalize
etmesi için ise Allah kullarını yalnız, berduş ve serkeş bir halde bırakmamış,
doğru olanı bulması ve yapması için elçiler, kitaplar, suhuflar, uyarıcılar
göndermiştir. Allah’ın ekmel dini olan İslam’ın son elçisi Hz. Muhammed(SAV) bu
minvalde “Ben güzel ahlakı
tamamlamak-kemale erdirmek için gönderildim.” buyuruyor.
Yani şöyle de diyebiliriz: İlahî dinin asıl amacı insanın
güzel ahlaklı, kendine-çevresine-içinde bulunduğu topluma faydalı iyi insanlar
olmasını sağlamaktır. Yani insanın kâmil olması, yani “hayr’ul beriyye:
yaratılmışların-halkın en hayırlısı” olmasıdır. Ve bence insanoğluna emredilen
ibadetlerin tamamının özünde bu amacın gerçekleşmesi hedeflenmektedir. Eğer bu
amaca ulaştırmıyorsa ibadetlerin insana bu dünyada da ahirette de çok fazla faydasının
olmayacağı kanaatindeyim. Zira Samed olan Allah’ın, hiçbir kulun ibadetine
ihtiyacı yoktur. Yine Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle şöyle diyelim: “Savm-u salat hac ile sanma biter zahid
işin, insan-ı kâmil olmaya, lazım olan irfan imiş.”
İnsanın insaniyetini sanki biraz daha fazla yitirdiği bu
meş’um bu devirde ise yaşadıklarımızı, şahit olduklarımızı düşündükçe Albert
Camus gibi "Her yutkunuşum karanlığa
gömüyor dünyayı, tiksiniyorum insanlardan. Ne acıymış meğer, ne yamanmış insan
olmak.” diyesi geliyor insanın.
Hele de meleklerin bile üzerine titrediği cennet kokulu
Aylan gibi, Umran gibi, Eylül gibi, Leyla gibi masum çocukların başına
gelenlerin şahidi oldukça, insan görünümlü yaratıklara hak ettikleri cezalar
verilmedikçe insan kalanların, vicdan ve insaf melekeleri körelmemiş olanların
göğsü daralıyor, yüreği kanıyor. Ve
Erdem Beyazıt’ın dediği gibi: “Dünyanın
en uzun hüznü yağıyor, yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üzerine.”
İsmet Özel’in hiçlik yolundaki milenyum insanlarının
pervasızca tüketiş ve tükenişini dillendirdiği mısralarla noktalayalım yazıyı.
“Gitti giden, yerine
gelmedi başka biri
Orada
Duyumsatmadı kendini hiçlik bile.
Belli ki son yüzyılımız, göğsümüzden
Varla yok harman eden sesi uçursak
Diye bize verildi.”
Orada
Duyumsatmadı kendini hiçlik bile.
Belli ki son yüzyılımız, göğsümüzden
Varla yok harman eden sesi uçursak
Diye bize verildi.”
7 Mayıs 2017 Pazar
KIRK YAŞINDASIN
Bugün benim doğum günüm. Ne
sarhoşum, ne yastayım, ne de bir bar taburesi üstündeyim. Çok şükür böylesine
bohem, böylesine lümpen(paçavra), böylesine paçoz bir zihniyetle ve niçin var
edildiğinin farkındalıksızlığıyla öylesine yaşayan bir idraksizlik, şuursuzluk
ikliminde yaşamıyorum.. Kırk yaşımı
tamamlamış olmanın yaşattığı girift duygular içindeyim sadece.. Öne çıkan ve
baskın olan duygu ise beni yaratan ve bu günüme kadar yaşatan Rabbime şükür.. O ki beni yokluk dehlizlerindeyken insan
olarak var olma şerefiyle müşerref kıldı. (Hiçlerden bir hiç olabilir veya cemadattan,
nebatattan, hayvanattan bir varlık olarak halk edilebilirdim.) Hâlık, Bâri ve
Musavvir(1) olan Allah’a sonsuz hamd u senalar olsun.
Bu düşünme iklimindeyken aklıma İnsan
Sûresi’nin ilk ayetindeki o dehşetengiz ve sarsıcı ifade geldi: “Hel etâ alel-insâni
hînun mined-dehri, lem yekun şey’en mezkûrâ- İnsan, ‘anılmaya değer bir şey, bir varlık’ olmadan önce uzun yıllar
geçti, öyle değil mi?” Ayetten, insanoğlu var edilmeden, adı anılır bir şey
değilken dehr’de-felekte- kainatta uzun bir süre geçti, anlamı çıkarılabilir; ammavelakin kanaatimce, bilhassa
müşahhas olarak her bir birey için: Sen ey zamanın bir diliminde, mukadder
bir coğrafyada ve bir ana-babadan yaratılan
insan! Senin, daha adın insanlar, melekler ve diğer şuurlu varlıklar
arasında anılan, söylenen, ismi zikredilen bir varlık, şeylerden bir şey değilken kainatta çok süre geçti; nice insanlar,
nice kavimler yaşadı, nice olaylar yaşandı..
Sen şimdi var edilmişliğin kayrasıyla-lütfuyla yaşa..
Yaşa ama bir hiç’ken nasıl var
edildiğini ve de en mühimi niçin var
edildiğini kavra.. Bunu yaparken de geçmişten-tarihten sana tevarüs etmiş
gelmiş ilimden faydalan, yaşanmışlıklardan ders
çıkar.. Bütün bunların sonucunda hayatını emrolunduğun “istikamet” üzere yaşa.. Ve de şunu unutma: Artık
anılmayan bir şey değilsin, eşref-i
mahlukattan bir var’sın.. Artık yokluk
sen’in için yok. Sakın ha, “Bi daha mı gelecen dünyaya” zihniyetiyle yaşama!
Ölüm bir son, hele de bir yok oluş
değil.. Ölüm sadece asıl varlığın olan
ve sana münhasır olan ve artık tekamül etmiş ruhunun bedenli ilk yaratılışından kurtuluşudur. Çünkü ruhun
aslından-orjininden mütevellit sınırsız ve sonsuz ve feyyaz..
Ölüm, sadece hakikate aralanan
bir kapı.. Bu kapıdan geçince bu denî dünyada, bu bela-imtihan dünyasında
hakikatin önünde var kılınan tüm perdeler
kalkacak.. Ve sen “yakîn’el aynel-yakîn” yani kesin olan bir bilgiyle ve kendi gözünle, yaşayarak “var”
olmuşluğun ve var olan her şeyin “hakikatini”
göreceksin.. Rabbine döneceksin..(3) İşte gerçek uyanış, budur. (4)
İnsan işte, doğuyor, büyüyor, yaşına yaş katıyor.. Her şey fark etmekle,
farkına varmakla başlıyor.. Her yaşta farkındalıkları artıyor..
Ve nihayet kırk yaşına gelince
nefsi, dönüp diyor ki kendine: Ey kul,
kırk yaşındasın ve artık birçok şeyin farkındasın.. Ve gaiplerden bir iç
ses diyor ki: Artık uzakta değil
yakındasın.. Sen halâ feleğin iş ve işret, oyun ve eğlence çarkının
aymazlığındasın.. Günlerin, gecelerin, ayların, yılların nasıl geçtiğinin
saymazlığındasın..
Halbuki ne diyordu Mevlana (k.s.): “Hamdım,
piştim, yandım.” Artık sen,
hamlık-çiğlik-toyluk-yavanlık evresinde değil, pişme-olma-olgunlaşma-erişkinlik
evresinde hiç değil, yanma-kolay kolay yanılmama-yetişkinlik evresindesin..
Başını iki elinin arasına al, düşün ve
taşın, artık kırk oldu yaşın..
Evet kırk yaş kanaatimce insan ömründe bir dönüm noktasıdır ve “kırk” önemli bir işaret levhasıdır. “Kırk” sayısının kültür, irfan dünyamızda da
önemli bir yeri var. Şöyle bir bakarsak neler yok ki? Mesela üçler-yediler-kırklar
inanışı(4); kırk’ı çıkmak, kılı kırk yarmak, kırk kere söylemek, kırklara
karışmak; bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır, kırk yıllık Kâni olur mu Yani,
kırkından sonra azanı teneşir paklar; kırkikindi yağmurları, kırk haramiler;
Kırklareli, Kırkpınar güreşleri; kırk hadis, tarikatlarda 40 gün süren
çile eğitimi vesair, vesair..
Bütün bunların yanı sıra dinî
literatürümüzde var olan hususlar:
* Araf Sûresinin 142. Ayeti: “Musa'ya otuz gece süre verip sonra buna on
gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği müddet kırk geceye tamamlandı.”
* Başka bir örnek olarak Peygamber
Efendimiz’in (SAV) bir hadis-i şerifinde buyrulduğu üzere mealen şeytanın, 40 yaşını geçtiği halde tevbe etmeyen için, "ey benim dostum, sen artık kolay kolay iflah olmazsın." demesi..
* İbn-i Arabî (k.s.)’nin Füsus’ul Hikem’inde rastladığım ilginç
bir bilgi: Hz. Adem’in kırk yaşında yaratılmış olması, Hz. İsa hariç tüm
peygamberlere nübüvvetin kırk yaşında verilmiş olması.. (Doğrusunu Allah
bilir.)
Bütün bu minvalden anlaşılacağı üzere “kırk” sayısında bir hikmet olduğu aşikar.. Cahit Sıtkı’nın otuz
beş yaşı yolun yarısı, ömrün ortası olarak tarfilediği şiiri var ya böyle
olmadığını da insan -Allah ömür vermişse- kırkında daha iyi anlıyor.. Çünkü
yaşam ağacındaki çiçekler, meyveler, yapraklar bir bir azalıyor..
Şiir deyince hatırıma Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan öğrendiğim
bir şey var.” diye bir şiiri de geldi. Ana izleği, bu dünyayı tüm nimetleriyle
dolu dolu yaşamalısın, olan.. Birçok insanın ise kırk yaşına kadar geldiğinde
öğrendiği çok şey var, o koca ömüre sığdırdığı bir şeyle örtüşmeyen..
İyisi mi biz yine hikmetin ve
hakikatin kaynağına yönelelim. Kırkına kadar insan, ilahî mesajda “hubbuş-şehevat-şehvetlerin sevgisi, tutkusu”
diye adlandırılan ve çoğu zaman şeytanın insanı -kendisi de meyyal olduğu için-
kolaylıkla aldattığı olgularla, tutkularla (karşı
cinse olan tutkunluk-aşk, soya dayalı itibar ve gücü kullanma,
paranın-malın-zenginliğin çoğaltılması, bineklere-arabalara-yatlara-uçaklara
düşkünlük, etkisini-yetkisini ve nüfuzunu artıracak şeylere malik olma,
mevki-makama düşkünlükle) imtihan edilir.
Bunlardan birine veya birkaçına Sezen
Abla’nın tabiriyle “ben sende
tutuklu kaldım /kendi hayatımdan çaldım / yedi cihan dolandım / bana mısın
demiyor” diyenler, kırkından sonra da iflah olmuyor. Hâlbuki bu tutkuların,
tutsaklıkların tamamı ayette de vurgulandığı üzere “dünyanın geçici metaıdır, menfaatleridir. Aslolan, kalıcı olan ve
bütün bunlardan hayırlı olan ise Allah katında olan “meab, cennet ve rıdvan”dır.
Yazıyı Kur’an-ı Kerim’de geçen kırk
yaş duasıyla nihayete erdireyim. Allah tüm iyi-salih kullarına hayırlı,
sağlıklı, esenlikli uzun ömürler versin: “Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp,
kırk yaşına geldiğinde der ki: «Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin
nimetlerine şükretmemi ve senin razı olacağın salih amel işlememi ilham et.
Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana
yöneldim. Ve ben gerçekten Müslümanlardanım.” Ahkaf Sûresi 15. Ayet
Dipnotlar:
1. * El-Halık: “Her şeyi yoktan var eden, yaratan. Her şeyin varlığını
ve yaşadığı sürece görüp geçireceği halleri, olayları önceden tespit edip ona
göre ortaya çıkaran, meydana getiren” anlamında Allah’ın isimlerinden.
* El-Bâri: “Yarattıklarını örneksiz ve emsale ihtiyaç duymadan yaratan,
varlıkları yokluktan varlığa çıkaran, takdir ettiğini ve kararlaştırdığını
varlık sahasında ortaya koyan” anlamında Allah’ın isimlerinden.
* El-Musavvir: “Her varlığa en uygun şekli veren,farklı
suretlerde yaratan,tasvir eden,şelillendirip biçimlendiren” anlamında Allah’ın
isimlerinden.
2. Bakara Sûresi-156: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn- Muhakkak ki
biz, Allah’ınız-Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz.”
3. “İnsanoğlu uykudadır,
ölünce uyanır.” Hadis-i Şerif’ine binaen.
4. * Üçler: Vücut,
can ve ruhtur. Yediler : Dünya'ya
ait olan dört ile insana ait olan üçten meydana gelir. Dört; ateş, rüzgâr, su
ve topraktır. Üç ise can, canan ve çocuktur. Alevi inancına göre
Kırklar, Allah’ın ruhları yarattığında yaratılan, her devir ve zamanda
yeryüzünde bulunduklarına inanılan ermişlerdir. Bu kırk ermiş dünyanın çeşitli
zamanlarında insan suretinde yeryüzüne gelmişler, ölümlerinden sonra da değişik
kimliklerde yaşadıkları ve dünya durdukça da yaşayacakları kabul edilmektedir.
Kırkların 23'ü erkek 17'si kadındır.
* Ayrıca Üçler-Yediler-Kırklar,
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Türklerin Anadolu'ya gelip
yerleşmelerini ve devlet kurmalarını anlatan roman serisinin 6. kitabı. Orhan Bey dönemini ele alan romanın ana teması, kötülerin yarattığı fitne
ile mücadeledir. Osmanlı’nın kuruluşunu anlatan Konak, Çatı ve Üçler-Yediler-Kırklar
romanlarını üniversite yıllarında bitirme tezi için incelemiştim. Okumanızı
tavsiye ederim.
15 Nisan 2017 Cumartesi
YOL AYRIMI
Var edildiği cihanda kişioğlunun
tekil yaşam süremeyip nesep veya sebep bağı ile toplumlaşması, bunun doğal bir
sonucu olarak devletleşmesi ve bu devletlerin hangi hukuk nizamına göre
yönetildiğini bir önceki yazımda irdelemeye çalışmıştım. Tarih boyunca birçok yönetim şekliyle
yönetildi insanlar. Bunlardan geçmişten günümüze en fazla rağbet göreni nesep
asabiyetine dayalı Monarşi’dir. Tarih içinde insanoğlunun dünyanın hemen her
yerinde, çoğu kez birçok insanın savaşlarda veya ülke içi karışıklıklarda
bedelini canlarıyla ödedikleri birçok tecrübeyle monarşik rejimlerden
vazgeçilmiş, vazgeçmeyenler ise halkın iradesinin yansıdığı meşrutiyet ile
monarşiyi cem edip meşruti monarşiye geçmişlerdir. Tabii insanoğlunun daha iyi
yönetim arayışlarında vardığı üst nokta demokratik cumhuriyetlerdir. Bugün
Batı’da ve dünyanın birçok ülkesinde bu yönetim biçimi benimsenmiştir. İlginç
olan ise son iki yüz asırdır kolonyal savaşlar sonucu bugünkü güç dengelerinin
oluştuğu dünya düzeninde İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların vs. sonradan
haritalarını çoğunlukla cetvelle çizdikleri daha önceki sömürgelerinde veya
nüfuzunun etkili olduğu ülkelerde demokratik cumhuriyetlere geçişe geçmişte de
günümüzde de izin vermeyişleridir. Bu tür ülkelerde ya ülke coğrafyasında azınlık
durumunda olan bir aileye monarşik rejimler verilmiş ya da zihniyet olarak
azınlıkta olan gruplar o ülkenin beyazları olarak bir şekilde (tek parti
yönetimleri, baas rejimleri veya göstermelik demokratik yönetimlerde darbelerle
ordunun egemen olduğu ve/veya ayar verdiği rejimlerle) yönetimde tutulmuş.. Bunda
amaç zahiren bitmiş görünen sömürü düzeninin Batılıların çıkarına, maslahatına
devam etmesi tabii ki.. Batılılar dünyaya egemen olalı beri demokrasi, insan
hakları, hukukun üstünlüğü gibi birçok cihanşümul olması gereken değeri
zihinlerinin arka planında var olan “üstün ırk” düşüncesiyle sadece kendilerine
layık görmüşlerdir. Yani “üstün ırk” düşüncesi sadece Yahudilerde veya Hitlerde
olan bir sapık düşünce değil kanaatimce, Batı’nın tamamına teşmil olmuş
durumda.. Dün ve bugün dünyanın envai yerinde dramatik bir şekilde yaşanan,
vicdanı olanların, insan kalanların yüreğini dağlayan pek çok acı veren olay
(kitlesel katliamlar, kimyasal veya konvansiyonel silahlarla yapılan kıyımlar,
kuraklıktan kaynaklanan ölümler, Çin’de veya Arakan’da yaşanan zulümler gibi
gibi gibi- saymakla bitmiyor) Batılıların kendileri dışındaki dünyaya pay
biçtikleri rolü ve kıymeti gösteriyor. İşte bu yüzdendir ki Somali’de yüz
binden fazla insan daha beş yıl önce açlıktan kırılırken kılları kıpırdamıyor,
Suriye’de bir hunhar despot yüzbinlerce insanı katlediyor ama ilk hedef olmuyor
veya Çin’de dini nikah-cenaze töreni yasaklanıyor kimsenin gıkı çıkmıyor..
Daha geçtiğimiz yıllarda Tunus’ta
başlayan ve Arap dünyasına yayılan “bahar”ın kısa sürede tam da Batılıların her
açıdan istedikleri şekilde “zemheri kış”a evrilmesi de bu yüzden, Güney Amerika
ülkelerinin her on yılda bir iç karışıklık ve darbe dilemmasında yaşamaları da
bu yüzden..
Batı’nın medeniyet anlayışı, Toynbee’nin
tariflediği gibi sadece yine bir sömürü-sömürgeleştirme aracı olan “teknolojide,
bilimde ve gücün kişisel olmayan biçimde kullanılışındaki gelişme”ye dayalı ve bu anlayışın “dürüstlükle ve ahlâkî gelişmeyle
ilişkisi olmayan” bir zihnî altyapısı var. Onlar için kıymetli olan sadece
kendileri ve kurdukları düzenin devamı.. Dünyanın geri kalanı ancak bu amaca
hizmet için var olabilir; “kendisi” olarak, “özgür” olarak, “eşit” olarak,
“onurlu” olarak var olamaz, yaşayamaz. Buna karşı çıkana, direnene de haddi acı
bir reçeteyle bildirilir.
Tabii bu düzen böyle gitmesin
deyi daha adil ve ahlaklı bir noktaya gelsin isteyen düşünürler, bilginler,
sanatçılar, siyasi liderler yok mu var. Gözlerinin içine baka baka “Dünya
beşten büyüktür.” diyen bir lideri alaşağı etmek için yapmadıkları hile,
desise, kumpas kalmadı; olmadı, doğrudan askeri darbeyi bile denediler aşağılık
maşalarıyla.. Ama çok şükür bu sefer işler istedikleri gibi gitmedi, bundan
sonra da gitmeyecek inşaallah.
Tekrar kendimize dönersek birçok kez
durdurulmak istenen, ınkıtaya uğratılan, darbeler alan medeniyet
yolculuğumuzda, her birimizin gücü, imkânı, etkisi, yetkisi nispetince mükellef
olduğu bu seyr ü seferde bir yol ayrımındayız. Şöyle bir anayasalar tarihimize
bakarsak iki kez sadaret görevinde bulunup ülkemize birçok kayıplar verdiren ve
darbeciliği ile meşhur Mithat Paşa’nın hazırlattığı Kanun-i Esasi’den günümüze,
kısa bir geçiş dönemi için hazırlanan 1920 anayasası hariç tüm anayasalarımız
milletin sivil iradesini yansıtanlarca hazırlanmamış, hep bir askerî vesayetin
gölgesinde yazılmış. İlk defa tamamı olmasa da hükumet etme biçimini,
yürütme-yasama-yargı erklerinin işleyişini millet lehine düzenleyen; yargının
oligarşik yapıların eline geçip ayrı bir vesayet odağı olmasının önüne geçen,
askerî vesayeti zayıflatan ve en önemlisi de milletin temsilcisi sivil irade
tarafından hazırlanan bir anayasa değişikliğini oylayacağız. Tabii ki
insanoğlunun hazırladığı ve yaptığı hiçbir şeyde olmadığı gibi bu sistemde de mükemmeliyyet,
kusursuzluk aranamaz ve fakat demincek bahsettiğim hususlardan dolayı daha
önceki anayasalardan, özellikle de sivil iradenin asker, yargı, bürokrasi gibi
birçok vesayet unsurlarıyla baskılandığı 1982 anayasasından daha evladır,
muteberdir. Burada şu hususa da açıklık getirmek gerekiyor ki önerilen cumhurbaşkanlığı
sisteminin parlamenter sistemden tamamen kopuk olduğu gibi bir algı yaratılmaya
çalışılıyor, hâlbuki yürütme erki, İngilizce “Impeachment” denilen meclis
soruşturmasıyla denetlenebiliyor. Neyse sözü, daha fazla uzatmadan geçen hafta
yazımın sonunda bahsettiğim veçhile 2011’de meclise gönderdiğim, anayasada yer
almasını önerdiğim maddeleri aktararak bitireyim. Selam ve dua ile.
1. Başkanlık sistemi
2. Seçim barajının olmadığı veya
kısıtlı olduğu, parti teşkilatlanmasını ve milletvekili adaylarını parti
üyelerinin seçimle belirlediği demokratik siyasal parti sistemi
3. Bireyin “can, mal,
akıl(düşünce), nesil ve din” emniyetini sağlayan temel yaklaşım felsefesi
4. Kamu adına, millet adına karar
veren yargı organının bir vesayet odağına dönüşmemesi için milleti temsil eden
halkın seçtiği kişi ve kurumlarca yüksek yargı üyelerinin belirlenmesi.
5. Halkın daha aktif katılımının
olduğu ve ranta, keyfiliğe yer bırakmayacak bir belediyecilik kurumsal yapısı
6. Kamu çalışanlarının ve kamudan
hizmet alanların kamu idarecilerini-bürokratik unsurları değerlendirebileceği
bir yönetim mekanizması
7. Yöresel koşulları ve bireyin
farklılıklarını gözeten, öğretimin yanında değerler eğitiminin öncelendiği, temel
ve genel ilkeler ve çerçeve dışında öğretmenin daha aktif, özgür ve yaratıcı
olabileceği bir eğitim sistemi.
8. Üstün zekalı ve yetenekli
çocukları mecburi sürelere mahkum etmeyen, bireye bağlı özel eğitim-öğretim
programlarının uygulandığı, böyle bireylerin hayatları boyunca devlet
tarafından maddi güvence altında olduğu bir özel eğitim sistemi
9.Dolaylı vergilerin düşük
olduğu, doğrudan vergilerin temel alındığı bir vergi sistemi
10.Yoksul, yetim, dul, engellilerin
yani muhtaç ve mahrum olanların gözetildiği sosyal devlet anlayışı
11. Kamuda genel ahlaka muğayyir
olmayan kıyafet serbestîsi
12. İnternette, sosyal medyada, paylaşım
ağlarında bireyin hak ve özgürlüklerini koruyan yasal düzenlemeler
13. Kamuda meslek grupları
arasında onur kırıcı olmayan, eğitim seviyesine uygun ücretlendirme sistemi
14. Devlet veya özel arazilerin
uygun kısımlarının ağaçlandırılmasının ve korunmasının kurum, kuruluş ve
bireylere zorunlu tutulduğu bir düzenleme
15. Yapay hayvanat bahçelerinin
kaldırılması, hayvanların doğal ortamlarında yaşayabileceği milli park
alanlarının çoğaltılması
Dipnot: Bu öneri maddelerinin bir kısmı hayata geçmiş
durumda ve bazıları da aslında yasal düzenleme ile uygulanabilecek hususlar.
Ancak ülkemizde bazı meseleler anayasal güvence altına alınmayınca su’istimal
edilebiliyor.
16 Mart 2017 Perşembe
“Bİ ŞEY YAPMALI”
“Düştüm sınav derdine de öğüt veren
bol olur,
Toplasam o öğütleri burdan köye yol
olur.
Ana,baba,bacı,kardaş dar günümde el
olur,
Sınav belasına kardaş, döktüğümüz ter
bizim”
Rahmetli Cem Karaca’nın bir türküsüne telmihte bulunarak ve sözlerini sınava
hazırlanan öğrencilerimiz için
uyarlayarak başlamak istedim yazıma. Evet çok kıymetli öğrencilerim, biliyorum
ki bu yıl ağır bir yükü yüklendiniz omuzlarınıza ve cendereli bir yolda kiminiz
ağır aksak, kiminiz koşar adım ilerliyorsunuz. Ve ne yazık ki Türkiye
şartlarında bu yol çok uzun, çetrefilli ve
engebeli. Hal böyle olunca o yoldan başarıyla ve
başaramadan geçenler veya başardığı halde istediği gibi geçemeyenler, (yani
anneleriniz,babalarınız, öğretmenleriniz, çevrenizdeki büyükler vs.) yolda daha
rahat ilerleyebilesiniz, engebelere takılıp da zaman
ve enerji kaybına uğramayasınız diye üzerinize tir tir
titriyorlar ve bol bol öğütler veriyorlar. “Aman oğlum, çok çalış.. Aman kızım
derslerini aksatma.. Ödevlerini eksiksiz yap.. vesair vesair..” Yani türküde
dediği gibi toplasanız o öğütleri buradan ÖSYM’ye
yol olur.
Öğüt
verme ile öğüt alma durumları arasında psikolojik duruş açısından bir fark var,
pek de farkında olunmayan. Öğüt veren “her şeyi bilen, hiç yanlış
yapmamış” pozisyonunda görür kendini, öğüt alan ise “cahil,
yardıma muhtaç, ezik” hisseder kendini veya bu ona hissettirilir..
İşte hal böyle olunca siz de kendinizi hele de bu yaşlarınızda “kimseye
ihtiyacı olmayan, artık erişkin,yetişkin biri” olarak gördüğünüz için doğal ve
haklı olarak bilinçaltına dayalı bir
refleksle, verilen öğütleri dinlemek dahi istemiyorsunuz, dinleseniz de
söylenenler bir kulağınızdan giriyor, öbüründen çıkıyor. Bu durumu da engin
tecrübeleri arasına katan atalarımızda işte tam bu yüzden dememiş mi “Bir musibet,
bin nasihatten evladır(iyidir)” diye. Umarım musibet olmaz sonuç da boşa kelam
etmiş olmam.
Hemen ben
de durumdan vazife çıkarıp birkaç öğüt vereyim, demeyeceğim tabi. Çünkü öğüt
heybenizin şimdiden ağzına kadar dolduğunu biliyorum. Bu süreçte yani sınava
hazırlık sürecinde sonucu tayin edecek olan en önemli şey bence “kaç soru çözdüğünüz, kaç
denemeye girdiğiniz, günde kaç saat çalıştığınız” falan değil. Bunlar sonucu etkileyen küçük faktörler. “Aman hocam,
ne diyosun sen böyle, saçmalama Allah aşkına.” lakırdılarını duyar gibiyim.
Efendim “evet tam ve eksiksiz olarak bunlar çok önemli değil” diyorum. Peki ya
ne önemli, nedir birincil olan, öncül olan? Tabi ki öznenin kendisi, yani nesneler değil. Bu süreçte “özneler” yani
“çocuklarımız, öğrencilerimiz” önemli. Yani “siz, her biriniz tek tek
önemlisiniz ve değerlisiniz”.
Evet çok
şey bilen, görmüş geçirmiş büyükler!.. Buradan sonra sözüm önce kendime sonra size. Bunu
onlara koşutsuz olarak söyleyebiliyor veya hissettirebiliyor
musunuz? Yani “Oğlum,kızım!.. sınavı kazansan da kazanmasan da sen
yine bizim için değerlisin, önemlisin, adam gibi adamsın; değerinden, öneminden hiçbir şey kaybetmeyeceksin, sakın
ha sakın sınavı kazanamama düşüncesi seni üzmesin, yormasın, geleceğe endişeyle
bakmana yol açmasın. Sen bizim, vazgeçilmezimizsin. Sen, bir evlat olarak, bir öğrenci olarak, her şeyden
önce bir insan olarak çok çok değerlisin ve anlamlısın. Sınavı
kazanmak, hayatı kazanmak değil. Hayat devam ediyor ve sen de belki
üniversiteyi kazanarak, belki başka bir şekilde hayatımızın
önemli bir parçası olmaya devam edeceksin”
diyebiliyor muyuz veya bu güveni onlara verebiliyor muyuz? Diyebiliyor muyuz
demeyeyim, en azından hissettirebiliyor muyuz?
(Kafdağı’nı
assalar, belki çeker de bir kıl,
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!)
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!)
Tabi çok
olumsuz bir tablo çizmek istemiyorum ama ne yazık ki memleketteki genel ahval
ve şerait bana bunları söyletiyor. Onlara öyle ağır
bir yük yüklemişiz ki bu yaşlarında gözleri pırıl
pırıl olması gerekirken, etraflarına mutluluk saçmaları gerekirken sanki ağır
bir vebal yüklenmiş gibi kara kara düşünüyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlar,
yüreklerini ve kafalarını yoruyorlar, bazen umutsuzluğa düşüp geleceğe umutla
ve güvenle bakamıyorlar.. Hayattan kopuyorlar, programlı bir robot gibi
yaşıyorlar. Etken ve etkin olmaları
gerekirken, oldukça edilgen yaşıyorlar. Öyle değil mi ki memleketimizde bazı
öğrenciler, sınav stresiyle depresyonlara giriyor, bocalıyor, sınava çok iyi
hazırlandığı halde sınavda aşırı heyecan ve stresten yapamıyor, kaybediyor. Değil mi ki bazıları kendini
“kurbanlık koyun” gibi hissediyor ve haziranın bilmem kaçını kurban edilecekmiş
gibi bekliyor veya bazıları gökten kurban (üniversite kapısı) inmesini
bekliyor. Oysa Hz. İbrahim’i gökten “oğlunu değil de al bu koçu kurban et”
hediyesiyle karşılaştıran kendinin ve oğlunun samimi
yürekleri değil miydi?
“yolun ortasında / henüz
onaltısında
“insanım,insanım” diyorsa / bişey
yapmalı
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı hey
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı hey
bi şey yapmalı”
diyor Moğollar. Evet bi şey yapmalı, bi şey
yapmalı bugünden itibaren.
“Ya
hocam, sen de amma boş konuşuyorsun, biz bunları zaten yapıyoruz.” diyenler var
tabi ki içinizde. Evet, elbette olacaktır, olmalıdır da. Zaten olmazsa vay
halimize. İçimizdeki iyiler ve doğrular hürmetine dünya geçmişte de, şu anda
da, gelecekte de yaşanabilir oldu ve olacak, değil mi? Tabi ki benim sözüm,
“ben oğlumu, kızımı dersaneye gönderiyorum, harçlığını veriyorum, gerekli
çalışma ortamlarını oluşturuyorum… “ gibi teranelere sırtını dayamış olanlara..
İnşallah böyle kişiler de yine Moğollar gibi:
“derin uykudaydım / sesine uyandım
ter içinde kaldım / uyku tutmadı
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı
hey
bi şey yapmalı”
diyecekler.. Ve işe en azından bir gülümseme
ile başlayacaklar.
Gelelim
öğrencilerimize. Size öğütler verecek değilim. Niye derseniz bu yazıyı baştan
bir daha okuyuverin derim. Gerçi biz yazıyoruz yazmasına ya, acep kaç öğrenci
veya kaç veli okuyor bu yazıyı Allahualem? Bizim AGB’miz yok, reytingleri
ölçemiyoruz. İnşallah havanda su dövmüyoruzdur ya da karanlığa, boşluğa
konuşmuyoruzdur. Neyse işte buyrun size bir “kıssa”. “Hisse”yi söylemiyorum.
Çünkü artık büyüdünüz ve “neyden ne ve ne kadar” hisse çıkaracağınızı
biliyorsunuz.
Sütün
içine düşen iki fare hikâyesini duymuşsunuzdur. Bilmeyenler için anlatıyorum:
“Bir süt
kabının içine iki tane fare düşer. Birinci fare, ne yapsa da kurtulamayacağını
düşünerek kendini bırakır ve kısa bir süre sonra boğularak eşek cennetini
boylar. Ancak ikinci fare, bu durumdan bir şekilde kurtulacağını düşünür ve
bunun için sütün içinde azimle sürekli olarak çırpınmaya başlar. Bir süre
sonra, bu çırpınışları sonuç verir ve süt yavaş yavaş kaymak tutmaya başlar.
Daha sonra iyice kalınlaşan kaymağın üzerine çıkan fare, oradan zıplayarak süt
kabından kurtulur.” Var mısın kurtulmaya?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



