17 Kasım 2019 Pazar

ADIYAMAN ANADOLU LİSESİ ASR-I SAADETE MEKTUP YARIŞMASI JÜRİ ÜYELİĞİ


Adıyaman Anadolu Lisesi tarafından "gençlerin değerlerimizi benimseyerek , sahiplenmesini sağlamak" amacıyla 2019-2020 eğitim-öğretim yılında düzenlenen il geneli ortaöğretim öğrencileri "Asr-ı Saadete Mektup" konulu yarışmanın dereceye girerek ödül alan eserleri:

1. Sema Gürbüz - TOBB AİHL
2. Şuheda Ekici - TOBB AİHL
3. Duygu Avcu - Sincik ÇPL
4. Osman Eroğlu - Kahta Ebu Sadık AİHL
5. Bahar Gündüz - Adıyaman Anadolu Lisesi

27 Eylül 2019 Cuma

2016 ANKARA ÖĞRETMENLER GÜNÜ

Öğretmen ne yapar?Ben bir öğretmenim / gecelerim kara tahta, gündüzlerim tebeşir / fecrimde devler güreşir” demiş  şair.. Kendisi dev olmasa da devasa adımların ve sonuçların insiyakçısı, inkişafçısıdır öğretmen.. Ufuklar açar, hedef gösterir, yön verir. Hayat yolcusunun yolundaki işaretleri öğretir öğretmen, her an karşısına çıkabilecek fasitler yoldan saptırmasın veya yolsuz bırakmasın diye yolcuyu. Sonuçları az veya çok te’sirli, tahrip edici ya da yok edici amelî kazalar yaşanmasın diye nefes tüketir, törpülenen ömrünü tüketir öğretmen.. Çünkü bilir ki bazen küçük bir söz, bir eylem hatta bir atf-ı nazar bile yaşça küçük insanların kaderlerinde büyük roller oynayabilir..
Öğretmen, “Kayıtsızlığa kaydım olsun.” der;  zira lakayt olmamalı hissedebilen, tefekkür edebilen ve vicdanı olan... Ulvi fikirler muhal olmasın, mahal bulsun; hisler seyl-ab olmasın, muhatabına ulaşsın, ister.
Damarlarında insan olmanın, yeryüzünün kendisine musahhar kılındığının bilincinde olmanın getirdiği erdem ve yükümlülük duygularının hasis bir şekilde dolaştığı gönlü ve aklı münevver öğretmenler, fenerleriyle yol gösterirler istidatlarınca, karınca kaderince.
Yarınlarımızı emanet edeceğimiz gençlerimiz;  dünyadan, hayattan kopuk, kendi dünyasına ve yaşadığı dünyayı anlamaya, gidişatını değiştirmeye, güzelleştirmeye, iyileştirmeye dair en ufak fikri olmayan ve daha da elîmi fikir edinmeye cehd etmeyen kişiler olmasın diye; kendini hayatın akışına teslim etmiş, yalnız ene’sinin heva, heves ve hazlarını tatmin için maddî olarak bol kazanç sağlamak gibi sığ ve salt seküler bir hedefin nâdan yolcuları olmasın diye çabalar öğretmen.  Başkalarının görüşleri istikametinde yaşayan, hayatının başkaları tarafından determine edilmesine ses çıkarmayan bireyler; görüşü olmayan dolayısıyla idealleri, yaşadığı dünyaya dair tasavvurları bulunmayan, amorf yaşam sahipleri olmasın diye..
Çanakkale’de, İstiklal Harbinde ve son olarak 15 Temmuz hain darbe girişiminde olduğu gibi namusu olarak gördüğü özgürlüğüne, bağımsızlığına, vatanına, bayrağına kasteden namertlere karşı "Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert "ben varım!" cevabını veren, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip nesiller, her daim bu ülkenin gerçek sahibi ve mirasçısı olsun diye çalışır öğretmen.
Ve biliyoruz ki güneşli yarınlardan bir demet şule için si-murg olup siham-ı kazaya aldırmaksızın kanat çırpıp uçma şuurunda olan nesillerimiz olduğu müddetçe aziz şehitlerimizin bizlere emanet bıraktığı bu cennet vatan ilelebet bağımsız ve payidar kalacaktır.

11 Ağustos 2019 Pazar

“KURBAN”LIKLARIMIZ



“İbrahim/ içimdeki putları devir / elindeki baltayla
kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim”
Şiir Asaf Halet Çelebi, ezgi Aykut Kuşkaya.. Kurban Bayramı her yaklaştığında (karîb olduğunda); “kurban olma, kurban etme” olguları şahsa büründüğünde (müşahhas olduğunda), cisim elbisesini giyip görünür âleme çıktığında (mücessem olduğunda) aklıma İbrahim alehyisselam gelir ve o gelince de aklıma peşinden de ilk olarak gençlik yıllarımda dinlediğim bu ezgi:  “İbrahim/ içimdeki putları devir / elindeki baltayla”
Yine bir Kurban Bayramı’nın arifesindeyiz ve yine insanlığın mukadderatına Habil alehyisselam ve ilk katil Kabil’den beri eskimez bir kaide olarak yazılmış kurban olmaların, kurban etmelerin sıklıkla yaşandığı bir çark-ı feleğin içindeyiz.
Kurban,  kurbiyetten gelir, yani yaklaşma, yakınlaşma;  bir anlamda menzilini belirleyip onun yolunda, ona yaklaşmak için yola düşme.. Bu bağlamda rengini, tavrını netleştirip feragatin ve fedakarlığın neyle, ne şekilde ve ne kadar olduğunu yansıtma.. Yani kurban olmanız ya da kurban ettikleriniz kurbiyetinizin derecesinin göstergesi ve tescili.. Tıpkı Habil- Kabil olayında olduğu gibi.. Tıpkı Hz İbrahim ve Hz. İsmail kıssasında olduğu gibi..
Habil, Hakk’a ve hakkı olana takvayla teslimiyetin sembolü.. Habil, mahbubuna önce sahip-malik olduğunun en güzeliyle, sonra en değerli varlığı canıyla yaklaşmanın, yakınlaşmanın, rıdvana ulaşmanın timsali.. Hem kurban eden, hem kurban olan.. Rabbimizin Vakıa Sûresinde bildirdiği “Mukarrebun”dan olanların- “Yakın” olanların öncülerinden..
Kabil, Hakk’a isyanın, ihtirasla hakkı olmayanı istemenin sembolü.. Kabil, samimiyetsizliğin, Rabbi aldatma cehlinin, nefisperestliğin timsali.. Kabil, emre ve hakkına razı olmayıp başkasının hakkına tecavüzün, zulmün, kan dökmenin, katillerin öncüsü..
“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) "Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder.Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur."  Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip güzel göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.” (Maide Suresi, 27-30)
Ve Hz.İbrahim.. Tevhidin, put kırmanın, kevnî ayetleri okumanın, Rabbi bulmanın-O’na koşulsuz teslim olmanın, hakk bildiği yolda önüne çıkan vaid şeytanları taşlamanın, dünyalık en büyük ateşleri “berden ve selama”ya-serinlik ve esenliğe dönüştüren imanın, Allah’ın halili olmanın, en sevdiğine  pek sevdiği “beşikte yatan kuzusu”nu kurban etmenin sembolü..
Ve Hz İsmail.. Hakk’a ve emre teslimiyetin, sabrın, “ölmeden önce ölmenin”, en sevdiğine en değerli varlığını hediye etmenin, kurban olmanın sembolü.. Salih kul, salih evlat; sadık kul, sadık evlat..
“O: "Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver" dedi. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: "Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin" dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Biz ona: "Ey İbrahim!" diye seslendik. Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim'e selam! dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.” (Saffat Sûresi, 100 – 111)
Kurban, ebter olanı terk edip Kevser’e varmak için bir adanış, bir adayış..  Tabii bu, Allah için, O’na yaklaşmak, varmak için, O’na yâr olmak için olunan, edilen kurbandır. Bunun remzi, kurbanlık hayvan kesmektir. Ancak aslolan soyut veya somut en kıymetlilerimizi ne ölçüde Allah’a kurban ettiğimiz. Ahir zamanda pek az olacağı ayetle sabit olan “Mukarrebun”dan olanlar, Mevlana’nın “Beden İsmail’e benzer, can da İbrahim gibi. Can bu semiz bedeni yatırdı da tekbir getirdi mi, beden kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur, besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban haline gelir.” sözleriyle aktardığı hikmeti görüp işe nefsini kurban etmekle başlamış. Bunun yanı sıra  kimisi yakın ve uzak tarihimizde bildiğimiz, gördüğümüz üzere (15 Temmuz şehitleri gibi) Hakk için, hakk bildiği yolda hakkı üstün tutmak için en kıymetli varlığı olan canını kurban etmiş, kimisi azmini, emeğini, parasını, malını mülkünü..  Bir de hiçliğe medfun olacak dünyalık bir hedef için, bir cah-ı rical için, şehvet, söhret için, birilerine yaranmak için, makam mansıp için değerlerini, ilkelerini, onurlarını, haysiyetlerini ve de maddî varlıklarını kurban edenler var. “Var”lığı bu dünyadan ibaret sananlar.. “Ebter” olana sarılanlar..
Herkesin  “ayan-ı sabite”si gereği bir kurbiyet arayışı, kurbanlıkları var. Allah, vechi kendisine dönük olan kurbiyet arayışınızda, adanışınızda kestiğiniz, adadığınız, feragat ettiğiniz kurbanlarınızı kabul eylesin.. Vaktiyle sanal duvarımda paylaştığım bir bayram temennasıyla bitireyim: Başta sıla-i rahiminiz olmak üzere madden ve manen en yakınlarınızdan başlayarak ünsiyetinizin bulunduğu herkese kurbiyetinizin(yakınlığınızın), ihtiramınızın, sevginizin arttığı; kardeşliğin,iyiliğin, dayanışmanın, paylaşmanın çoğaldığı, gariblere karîb  olduğunuz, esenlikli, afiyetli mübarek bir bayram geçirmeniz dileğiyle.

Mesut Yokuş

26 Temmuz 2019 Cuma

YKS SİSTEMİ, TERCİHLER, HAZIRLANANLARA TAVSİYELER


Bu yıl 2. defa uygulanan YKS sistemiyle ortaya çıkan yeni durumlar:
*Bu yeni sistemde sayısalcılar her bakımdan avantajlı, eşit ağırlık, sözel ve dilciler ise dezavantajlıdır. Çünkü;
1. TYT'de sıralamaların tek puan türünde yapılması, ders ağırlıklarının eşit olması, tüm testleri çözen sayısalcıların TYT sıralamalarında en üst sıralarda yer almasını sağlamaktadır. Ortalama 3 testi çözen eşit ağırlıkçılar ve ortalama 2 testi çözen sözelci ve dilcileri TYT sıralamalarında geriye atmaktadır. Böyle olunca eskiden YGS-EA ve YGS-SÖZ'den alınan bölümlerde bile sayısalcılar avantajlı durumda olmaktadır.

2. Eskiden LYS sınavları ayrı ayrı yapılmakta ve eşit ağırlık tercihi yapmak isteyen sayısalcılar ayrıca Edebiyat-Coğrafya sınavına başvurup sınav parası ödeyip girmek durumundaydılar. Bu sınava girmeleri durumunda EA puanında hukuk,psikoloji gibi sıralaması yüksek bölümleri kazanabilmek için puan ağırlığı üstünlüğü olan edebiyat testini iyi yapmak zorundaydılar Ama şimdiki YKS sisteminde tüm testler tek oturumda çözülmekte ve süre tüm testlere göre ayarlandığı için sayısalcılar "taş atıp kolları yorulmadığı için" edebiyat-sosyal testini de rahatlıkla çözebilmekteler ve buna ek olarak TYT'leri eşit ağırlıkçılardan daha iyi ve standart sapması yüksek olan AYT matematik netleri eşit ağırlıkçılara göre daha iyi olduğu için EA sıralamaları eski sisteme nazaran çok daha iyi yerlerde gelmekte. Hatta bu sistemde edebiyat-sosyal testini hiç çözmeyenler bile iyi TYT ve AYT-Mat. netleriyle Y-EA puan türünde ilk 5 bine, 10 bine girebildiler. Bu da tabii ki eşit ağırlıktan hazırlananların sıralamalarının gerilemesine neden olurken, sayısalcılara ise eşit ağırlıktan da tercih yapabilme imkanı sağlamaktadır.

3. TYT'si dilcilere göre epey iyi olan sayısalcılardan yeni sistemin yarattığı avantajı kullanıp dil sınavına da girenler 30 dil netiyle Dil puan türünde ilk 10 bine girebildiler. Halbuki eski sistemde, YGS'de derslerin puan ağırlığı dilciler için ayrı, sayısalcılar için ayrı olduğu için böyle bir durum yaşanmıyordu. Bu yüzden bu sene dilcilerin de sıralamaları beklediklerinden gerilerde geldi.
* Bu yıl yaşanan bir diğer farklılık, eşit ağırlıkçıların da AYT'de süre sıkıntısı olmaması ve derslerin büyük oranda aynı olması sebebiyle Sosyal-2 testini çözmeleri oldu. Böyle olunca birçok eşit ağırlıkçı sözel sıralamalarında üst sıralara girebildi, sadece sözelden hazırlananların sıralamaları geçen yıla göre istedikleri gibi gelmedi. 

Malum üniversite tercih dönemindeyiz. Şimdi gelelim ortaya çıkan bu yeni durumların tercihleri nasıl etkileyeceğine, tercihte dikkat edilmesi gereken hususlara:
1. Sayısaldan tercih yapacaklar için geçen yıla göre değişen fazla bir şey yok. Bu yılki gerçekleşme durumlarını sadece öğrencilerin bölümlere temayülü, rağbeti ortaya çıkaracak. Bu yüzden geçen yılın yerleşme yerleşme sıralamaları ile bu yılın sıralamaları arasında çok büyük değişimler yaşanacağını düşünmüyorum. Ama yine de tercih yaparken kendi sıralamasının en az üçte biri oranında yukardan ve aşağıdan bölümlere yer verilmelidir.(aşağının sınırı olmaz ama yine de böyle söyleyelim)

2. Eşit ağırlıktan hazırlanmış olanların sıralamaları beklediklerinden geride geldi çünkü bu yıl epeyce sayısalcı EA puan türünde sıralamaya girdi. Bu tercihlere de yansıyacak tabii ki. Sayısalda ilk 27 bine girememiş sayısalcıların birçoğu eğer EA sıralaması daha iyi gelmişse bunu kullanacaktır. Bu da EA puan türünün temel bölümlerinin (hukuk, psikoloji gibi) yerleşme sıralamalarının daha üstlere çıkmasına neden olabilir. Bu yüzden daha temkinli tercih yapmakta fayda var. Öğrenciler kendi sıralamalarının en az yarısı kadar alt bölümlerden tercih yapmalıdırlar. (40 bininciyse en az 60 binlere kadar tercihte bulunulmalı. 80 bininciyse en az 120 binlere kadar) Tabii ki üst sıralardaki bölümlere de diledikleri kadar yer verebilirler.

3. Sözelcilerde de durum çok farklı değil. Y-SÖZ puanıyla tercih yapacak olan bir hayli eşit ağırlıkçı var. Bu yüzden sözelin rağbet gören bölümlerinin yerleşme sıraları üstlere çıkabilir. Bundan dolayı sözelden tercih yapacaklar da kendi sıralamalarının en az yarısı kadar alt sıralardaki bölümlere yer vermelidirler. Üst sıralardaki bölümleri yazmanın sınırı yok, istedikleri gibi yazabilirler tabii. 

4. Dilcilerin dil sıraları geçen yıla göre gerilerde geldi ama önlerine geçen sayısalcıların çok fazla dil tercihi yapacaklarını sanmıyorum. Bu yüzden geçen yılki bölüm yerleşme sıralarının biraz daha gerileyeceğini düşünüyorum. Bu yüzden öğrenciler kendi sıralamalarının en az yarısı kadar üst sıraları yazmalıdırlar. Alt sıralardan da tercih yapmak kaçınılmaz zaten.

ÖNÜMÜZDEKİ SENE HAZIRLANACAKLARA TAVSİYELER:
1.Bu yeni YKS sisteminde standart sapması en yüksek dersler, TYT Türkçe, TYT Matematik ve AYT Matematik'tir. Bu yüzden hem sayısalcıların hem eşit ağırlıkçıların bu derslerin testlerinden olabildiğince yüksek yapması gerekmektedir.

2. Bu yıl bir daha görüldü ki TYT'de zaman problemi yani yetiştirme problemi yaşayanlar ve buna bağlı olarak odaklanma, panikleme sorunu yaşayanlar AYT'de iyi yapsalar bile TYT'leri yerleşme sıralarını geriye çekti. Bu yüzden TYTde en çok zaman alan Türkçe ve Matematik sorularında hızlı ve doğru çözme pratiğinin çok gelişmesi lazım. Bu da ancak konulara yeterince hakim olmak ve çok soru çözmekle mümkün. 12 dil bilgisi sorusunun sorulduğu Türkçede 30'un üzerine çıkmak için bu sorulardan fire vermemeye çalışmak ve anlam sorularında da bol bol soru çözerek, soru çözüm teknikleri geliştirerek hız artırmak gerekmektedir. TYT'de hem Türkçe hem Matematik testine ellişer dakikadan fazla zaman ayırmak zaman yönetimi ve sınav psikolojisi açısından sorun yaratmaktadır.

3. Tüm alanlarda öne geçmek için AYT'nin kesinlikle iyi olması gerekiyor. Bu yüzden sınava hazırlanırken hazırlık sürecindeki zamanın en az %60'ında AYT derslerine çalışılmalı.

4. Sayısalcılar AYT-Mat., AYT-Fen testlerinin yanında AYT-Edeb-Sos-1 testini de çözerlerse Y-EA puanları da gelir ve bölüm tercihi aralığı genişlemiş olur. Bazı öğrenciler sistemi iyi bilmediklerinden AYT-Mat., AYT-Fen testlerinin yanında AYT-Sosyal-2 testini çözüyorlar, bunu yapmanın kendilerine hiçbir katkısı yok, sayısal testlerin yanında Sosyal-2 testini çözerseniz sizin EA puanınıza katkı sağlamaz. Sadece SÖZ puanı düşük sıralarda gelebilir.

5. Eşit ağırlıkçıların işi biraz daha zorlaştı. Artık hem TYT'de daha iyi yapmak zorundalar (mümkünse TYT-Fen'i de çözerek netlerini artırsınlar) hem de AYT-Matematikte eskiye nazaran daha iyi yapmak zorundalar. Zaten AYT-Edebiyat-Sosyal testini iyi yapmak zorundalar, çünkü sayısalcılar matematiği zaten daha iyi yapıyorlar, farkı burdan artırabilirler. Yani AYT-Edebiyat-Sosyal testinde hata yapma lüksü azaldı.

6. Sözelden hazırlananlar da TYT'de netlerini olabildiğince artırmaya çalışmalı, bu yüzden TYT Matematik'ten de net sayılarını artırmaya çalışmalılar. AYT'de ise hem Edeb-Sos-1 hem Sosyal-2 testini çok iyi yapmak durumundalar.

7. Dilciler bu yeni sistemde TYT netlerini artırmak durumundalar. Artık eskiden olduğu gibi 2. önemli ders Türkçe, sonra Sosyal diye bir kural yok. Yani dilciler, TYT'de netlerini örneğin matematik netlerini yükselterek olabildiğince artırmanın yollarını aramalıdırlar.

8. Son olarak OBP'ye değineyim. Bu yeni sistemde soru sayıları azaltıldığı için okul başarı puanının etki oranı ve belirleyiciliği arttı. Bu yıl ilk 10 binde diploma notu ortalama 92'nin altı, 10 bin-20 bin aralığında ortalama 90'nın altı, 20 bin-30 bin aralığında 87'nin altı sıralamaları geriye çekti. Yani bu aralıklara girmek isteyenlerin diploma notu bu rakamların üstündeyse yerleşme sırasını öne çeker, altındaysa geriletir. Bu yüzden lise eğitimine devam edenlerin okul notlarını olabildiğince yükseltmesi gerekiyor. Bu neden önemli derseniz diyelim ham puan sıranız sayısalda 19 binken diploma puanı 90'nın altındaysa yerleşme sırası geriliyor ve tıp kazanabilecekken diş yazmak zorunda kalıyorsunuz. Bu diğer tüm bölümlerin sıraları için geçerli. Veya aynı bölümde daha iyi bir üniversiteye yerleşebilecekken bu olmuyor.
Neyse lafı uzattım yine. Sınav ve tercih sürecinde herkes için hayırlısı nasip olsun.

Mesut Yokuş

IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR


“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!” diyor tepeden tırnağa iman ve dava adamı Mehmet Âkif, tükürdük şükür. Şimdi sıra beyitin ikinci mısraı olan maddede: “Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!” Onu da yapacağız inşallah, unutacağız veya sineye gömeceğiz sanmasınlar. Biz vicdanlarımızda çoktan mahkûm etmiştik zaten. Zira bir önceki yazımda da değindiğim gibi günahları, hainlikleri, “ıslah edici-barışçı” maskesiyle yeryüzünü ifsad etmeleri  o kadar birikti ki.. Şimdi sıra bu darbe girişimine alkış tutanların yüzlerine tükürüp onlardan yüz çevirmeye geldi. Fiilen bunu hayata geçirme zamanı. Yüz çevirme deyince aklıma gah Âkif’e gah üstad Necip Fazıl’a nispet edilerek anlatılan bir anekdot geldi. Dünya ve ukba görüşleri zıt olan bu yüzden yıldızlarının barışmadığı –isim vermeyeyim-dönemin meşhur muharrirlerinden biri, bir ortamda  üstad ile karşılaşmış. Üstadın sakal bıraktığını görünce  takılmak istemiş ve alaylı bir üslupla şöyle demiş:
– Aaaa!!!… Azizim, maymuna dönmüşsün.
Kelimelerin anlam inceliklerine vakıf olan üstad, hiç istifini bozmadan, karşısında duran zata sırtını dönerek: “O zaman duvara döneyim, bari.” demiş.
Yıllardır hatta asırlardır bizi tabiri caizse adam yerine koymayan, bizi barbar, gayrımedeni olarak gören, her daim vesayetçi, mağrur ve kibirli bir edayla tepeden bakarak tahkir eden, hakkımızda iyi niyetleri hiçbir vakit vaki olmamış olan Batı’dan yüz çevirmenin vakti zamanı gelmedi mi diye düşünmüyor değilim. Zira ne demiş şiirin devamında üstad : “Tükürün Ehl-i Salîb'in(1) o hayâsız yüzüne! Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!” 
Bizim Batılılaşma serüvenimiz yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmiş dayanıyor. Yani iki yüz yıldır vechimizi onlara dönmüş, onlar gibi olmaya, yaşamaya, onların değerlerini hayatımıza geçirmeye çalışmışız. Peki, onların gözünde, bilinçaltında ve üstünde makes bulan Türk imajı nedir?  Biz kendimizi Avrupalı bir ülke olarak görüyor, 50 yıldır birliklerine girmeye çalışıyoruz. (Bence bizi futboldan başka hiçbir liglerine, birliklerine almayacaklar.) Peki ya Türk deyince Batılıların akıllarına ne geliyor? Kültürel anlamda Türk hamamı, Türk lokumu, Türk kahvesi, kebap, tavla ve bir de İngilizcede deyimleşmiş olan “Türk gibi sigara içmek”..  Bizi biz yapan değerler, olgular bunlardan mı ibaret?
Tarihî olarak bilinçlerinin backgrounduna kazınmış olan ve dünden bugüne bize karşı tutumlarını tayin eden olaylar neler?
1.  Gotlar(Vizigot, Ostrogotlar-İsveçlilerin ataları), Anglo Saksonlar (İngilizlerin ataları), Vandallar(2), Alamanlar (Almanların, Avusturyalıların ataları) ve Franklar(Fransızların ataları) gibi Cermen(3) kavimlerinin Avrupa’ya göçlerine sebep olan Büyük Hun Hükümdarı Attila,
2.  1071 Malazgirt zaferiyle beraber ataları saydıkları Latin, Rum, Yunanlara karşı ve Haçlı seferlerine(4) karşı büyük fetihler gerçekleştirmiş, büyük zaferler kazanmış Selçuklu devletleri,
3.  1453 İstanbul’un fethiyle tarihte kurdukları en büyük imparatorluğa (Roma imparatorluğuna) son veren büyük sultan Fatih Sultan Mehmed Han,
4. 1529’da onların tabiriyle Muhteşem Süleyman’ın ve 1683 yılında Sultan IV. Mehmet’in Avrupa’nın içlerine kadar girerek Viyana’yı kuşatmaları,
5.  Ulu sultan II. Abdulhamit Han’ın arz-ı mevudun ilk adımını atmak isteyen Yahudilere Filistin topraklarını satmayışı,
6.  Son olarak İngiliz ve Fransızlar arasında yapılan Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu'daki ve Anadolu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören  Sykes-Picot Anlaşmasına, Sevr ‘e karşı; Yunanlıların Megalo İdeasına (5) karşı verilen Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki büyük İstiklal Harbimizde hezimete uğrayışları, onların tabiriyle Küçük Asya Felaketi.
Bütün bu tarihî gerçeklerden ötürü zihinlerine kodlanmış,  ilmek ilmek işlenmiş bir Türk husumeti..  Almanya’da da ikamet eden bir tanıdık, bazı Almanların hala çocuklarını Türkler geliyor diye korkuttuklarını söylemişti geçenlerde. İngiltere’ye bir proje sebebiyle giden bir dostum da Londra’da binlerce insanın sığacağı dev bir katedrali ziyaret etmişler. Büyüklüğünün sebebini sormuşlar, ne derlerse beğenirsiniz, Viyana kuşatması sırasında Türklerin Britanya’ya kadar gelme ihtimaline karşı yapılmış o katedral..
Halâ içlerinde böyle bir korku olsa gerek bizi elli yıldır Avrupa Birliğinin kapısında oyalıyorlar.. Son günlerde içlerinden bazıları her zamanki pişkinlikleriyle açık açık birliğe kabul edilemeyeceğimizi, bize özel bir statü verilmesi gerektiğini falan söylüyor.. Sevsinler özel statünüzü. Halâ korkuyorlar 80 milyona yaklaşan nüfusumuzla, 600 bin kişilik ordumuzla ve artık sadece vasıfsız olmayan nitelikli insan gücümüzle Avrupa Birliğine girersek tüm Avrupa’yı fethedeceğimizden. Onlar için en iyi Türk fabrikalarında beden gücüne dayalı işlerde çalıştıracakları Türk’tür. Bu yüzden almamak için bir sürü bahane.. Kendilerinden olana “ehlen ve sehlen”, bize gelince  'yerim dar', yer açınca 'yenim dar' …
Bir vize serbestiyeti için bile 72 maddelik bir önkoşul silsilesi sundular.. Ve kendi aralarında bile uzlaşılmış olmayan bir terör yasası dayatmaları da cabası.. Niyetinizin hüsni olmadığını, sui olduğunu terör örgütlerine (özellikle Almanya, Belçika) aşikarane verdiğiniz destekle açık net gösterdiniz ki.. Kopenhag, Maastricht kriterleriymiş.. Biz artık çok iyi biliyoruz ki biz ya tam seküler (ladinî) ya da Hristiyan olmadıktan sonra bizi kabul etmeyeceksiniz. Bunun için de çok mücadele ettiğinizi biliyorum özellikle otokolonizasyon yoluyla.. Ama olmadı, olmayacak çünkü bu milletin ekserisi halâ diyor ki “Elhamdulillah Müslümanız. Radîna billahi Rabba ve bil İslami dina ve bi Muhammedin nebiyyan ve resula” (6) İşte bundan dolayı bu millet, sizin yalan sözlerinize inanmayacak, riyakar yüzünüze bakmayacak artık.. Hele de son darbe girişiminin akabinde gösterdiğiniz tavırlardan sonra..  
Artık Yenikapı ruhuyla yeni denizlere yelken açmanın vakti gelmiştir.. “Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek, hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün.  Spinoza kırk dört yaşında ölmüş, Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.” diyen ruhu pürnur üstad Cemil Meriç’in  kırk dört yaşından sonra bulduğu o muhkem hakikat: Işık Doğu’dan yükselir.
Dipnotlar:
1. Ehl-i Salib : Haçlılar, Hıristiyanlar. İslam memleketlerine hücum edip, yakıp yıkan, insanları öldüren mutaassıp Hıristiyan milletler topluluğu. Arapça Sâlib kelimesi "haç" (istavroz, çarmıh) demektir.
2. Avrupalıların atalarından en vahşi olanları. Kartaca’nın, Roma'nın Vandallar tarafından yağmalanmasına atfen, sebepsiz yere zarar verme eylemine Vandalizm denmeye başlamıştır. Vandalların tarihten silinmiş olduğu söyleniyor ama bence günümüzde Avrupa’daki holiganların ataları bunlar J
3. BritanyalılarDanimarkalılarHollandalılar ve İskandinavlar da Cermenik kavimlerdendir.
4. I.  Haçlı Seferinde 1096 yılında Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Sultan I. Kılıç Arslan, 600 bin kişilik dev ordu karşısında baskın savaşları düzenleyerek Haçlılara büyük kayıplar verdirdi. II. Haçlı Seferinde 1147’de Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesut karşısında başarısız oldular.
5. Megalo İdea ("Büyük Fikir"): Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizansa ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek,Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu'nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.
6. Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebi ve resul olarak Muhammed (SAV)’den razıyız.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

İNSAN DEDİKLERİ



Muhyiddin Abdal’ın “İnsan insan derler idi / İnsan nedir şimdi bildim / Can can deyu söylerlerdi / Ben can nedir şimdi bildim.” diye bir şiiri var, bilenler bilir. İnsanın ne olduğunu, yani ontolojik olarak nasıl bir keyfiyete sahip olduğunu, alt limit olarak –buna dereke der eskiler- nerelere alçalabileceğini (Eylül’ün, Leyla’nın, Özgecan’ın katilleri gibi), üst limitte –buna da derece deniliyor- nerelere çıkabileceğini (ömrünü iyi olmaya, iyilik yapmaya, iyileştirmeye adamış tüm salih kullar gibi) ve bu doğrultuda hangi alçaklıkla veya yüce ahlak ile neler yapabileceğini bildim, demek istiyor kanımca.
İnsan denen karmaşık-muammanın nasıl bir varlık olduğuna dair sorulara cevap arayan nice mütefekkir, âlim, arif zat cevapları muvacehesinde insanları aydınlatmaya çalışmış ve genellikle müspet yönlerini öne çıkarmış.
Örneğin Mevlana (k.s.) "Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu! Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Âlemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende." diyerek insanın alt derekelerden yükselip kâmil olma yolunu aydınlatacak işaret fişeğini yakmış. Veya Niyazi Mısrî hazretleri: “Âdem dedikleri endişedir, gayr-i adem üstuhan ü rişedir.” der, yani insan dedikleri düşüncenden ibarettir, yoksa gerisi kemik ve kıldır. Bu sorulara cevap arayan feylesoflar ise insanın bir yönünü öne çıkarmış. Mesela Konfüçyus insanın, öğrenme, Thales araştırma, Sokrates sorgulama,  Platon toplumsal olma, J.Locke deneyen bir varlık olma, Hegel sistematik olma yönünü öne çıkarmış. Peki bütün bunları iyilik yani iyi bir insan yolunda yapmayan kişi ne olur, neye dönüşür?
Bu hususta başvurulacak en önemli kaynağın insanı halkeden Yaratıcının kelamı olsa gerek diye düşünüp bir sıfatı da “Furkan” olan yani “ayırt edici, ayrımına vardırıcı” olan Kur’an-ı Kerim’de insan için hangi sıfatlar kullanılmış, diye merak ettim. Yaratan, yarattığını en iyi bilir, onu en iyi tarif eder, düşüncesiyle. Tabii burada maksadım insanın yaratılış itibariyle tabiatında-tıynetinde, hamir-i mayesinde ne gibi hususiyetler olduğunu kavramaya çalışmak. Gözüme çarpan birkaç örnek vereyim:
* “Ve kânel insânu acûlâ: İnsan çokça acelecidir.” (İsra Sûresi-100.ayet)Aceleci olmak, ne konuda? Ayetin evvelinde insanın hayrı çağırdığı gibi şerri de kötülüğü de çağırdığını ifade ediyor. Peki insan neden yaptıklarıyla, söyledikleriyle hayır-iyilik zannederek kötülüğü çağırmış olur. Tabii ki cehaletinden, sabırsız oluşundan? Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasında olduğu gibi. Hani diyor ya Hz. Hızır: “Ey Musa, benim bilgim ve senin bilgin Allah’ın (cc) bilgisinden ancak şu serçenin denizden aldığı yudum kadar eksiltebilirler.” Düşünün bunu söyleyen Hz. Hızır ve söylediği kişi ise bir peygamber. Yani mülk ve melekut âlemi hakkında insanlar içinde en çok bilgi verilmiş olanlardan. Ve sonra Hz. Musa’nın çıktıkları yolculukta yaşanan hadiselerin her birinde sebeb-i hikmetini bilmediği ama zahiren yanlış gözüktüğü için aklın ve zevahirin sınırlılığını unutarak aceleci davranıp sorular sormasına binaen Hz. Hızır’ın “Ben sana benimle dayanamazsın demedim mi?” demesi. Bu misalden hareketle insanın ne kadar bilgilenirse bilgilendiğini zannetsin ilminin pek az olacağını ve bundan dolayı hayrı şerr,  şerri hayır zannedip aceleci davranabileceğini söyleyebiliriz.
* Ve kânel insânu katûrâ. İnsan çokça cimridir." (İsra Sûresi-100.ayet) Ayette “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz.” ifadesinden sonra bu gerçekliği aktarıyor. Şimdi şöyle bir düşünelim. Allah’ın verdiği nimetlerden (mal-mülk-para-zaman-güç) ne kadarını böyle bir vasfımız olmasın diye kendimiz dışındaki diğer insanlara, varlıklara ayırıyoruz, harcıyoruz? İnsanların çoğu dualarında bile kendine cömert, bir başkasına çok az.
* Ve kânel insânu eksere şey'in cedelâ. İnsan çoğu şeyde çokça tartışmacı-cedelleşen- savaşımcıdır.” (Kehf Sûresi-54.ayet). Nakıs aklıyla tüm doğruları, hakikatleri kavrayamayacağını akledemeyen insan yine sahip olduğu kıt bilgiye dayanarak ve çoğu zaman zann’larından hareketle tartışır, cedelleşir,  hatta bazen işi şiddete başvurmaya kadar götürür.
* İnnel insâne le zalûmun keffâr: Şüphesiz insan çokça zalim, çokça nankördür.” (İbrahim Sûresi-14. ayet) İnsan neden ve neye karşı zulmedicidir? Zulüm, haksızlık etme, hakkı teslim etmeme, hakkını vermeme demek. Bu bağlamda insan, kendisini mücehhez ve mükemmel bir şekilde var edene, kendine, sonra da etkileşime geçtiği herkese ve her şeye az ya da çok, bilerek veya bilmeyerek haksızlık etmiyor mudur? Herkesin ve her şeyin hakkını teslim etmek çok zor.. Allah bilmeyerek yaptığı haksızlıklardan dolayı salih kullarını muaheze etmesin, affetsin.
Ve insanın keffar oluşu.. Bunu iki veçhesiyle değerlendirecek olursak insan; hakkı, hakikati bilerek-  bilmeyerek veya  işine öyle geldiği için veya sahip olduğu dünyalıkları kaybetmemek için, az ya da çok, her zaman veya bazan örtmüyor mudur? Veya insan kendisini yaratan, hayat veren ve Rabb olarak nimetlendiren, büyüten, yetiştiren, yediren, içiren, çeşitli meziyetler veren, imkanlar, fırsatlar veren Allah’a; veya hayatında kendisine en çok emeği geçen başta anne-baba olmak üzere diğer tüm insanlara karşı az veya çok, bilerek, bilmeyerek nankörlük etmiyor mudur?
* İnnel insâne hulika helûâ. Şüphesiz insan çok hırslı-sabırsız-bencil- aç gözlü olarak yaratılmıştır. ” (Mearic Sûresi-19.ayet)Geçmişte ve günümüzde gerek dar çerçevede gerek toplumsal boyutta egoist, narsist, megaloman, nobran, aşırı hırslı ve aç gözlü insanların yol açtığı hasaretleri, yıkımları okuduk, gördük, biliyoruz.
Ayetlerde geçen “hulika” ifadesi “yaratılmak” anlamındadır. Bu kelimenin “ahlak” kelimesiyle aynı kökten olduğunu da belirtmek istiyorum. İnsanın yaratılışıyla alakalı bu gibi olumsuz özelliklerini mükellef olduğu şartlar dâhilinde terbiye etmesi, törpülemesi, olumlaması veya doğru kanalize etmesi için ise Allah kullarını yalnız, berduş ve serkeş bir halde bırakmamış, doğru olanı bulması ve yapması için elçiler, kitaplar, suhuflar, uyarıcılar göndermiştir. Allah’ın ekmel dini olan İslam’ın son elçisi Hz. Muhammed(SAV) bu minvalde “Ben güzel ahlakı tamamlamak-kemale erdirmek için gönderildim.” buyuruyor.
Yani şöyle de diyebiliriz: İlahî dinin asıl amacı insanın güzel ahlaklı, kendine-çevresine-içinde bulunduğu topluma faydalı iyi insanlar olmasını sağlamaktır. Yani insanın kâmil olması, yani “hayr’ul beriyye: yaratılmışların-halkın en hayırlısı” olmasıdır. Ve bence insanoğluna emredilen ibadetlerin tamamının özünde bu amacın gerçekleşmesi hedeflenmektedir. Eğer bu amaca ulaştırmıyorsa ibadetlerin insana bu dünyada da ahirette de çok fazla faydasının olmayacağı kanaatindeyim. Zira Samed olan Allah’ın, hiçbir kulun ibadetine ihtiyacı yoktur. Yine Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle şöyle diyelim: “Savm-u salat hac ile sanma biter zahid işin, insan-ı kâmil olmaya, lazım olan irfan imiş.”
İnsanın insaniyetini sanki biraz daha fazla yitirdiği bu meş’um bu devirde ise yaşadıklarımızı, şahit olduklarımızı düşündükçe Albert Camus gibi "Her yutkunuşum karanlığa gömüyor dünyayı, tiksiniyorum insanlardan. Ne acıymış meğer, ne yamanmış insan olmak.” diyesi geliyor insanın.
Hele de meleklerin bile üzerine titrediği cennet kokulu Aylan gibi, Umran gibi, Eylül gibi, Leyla gibi masum çocukların başına gelenlerin şahidi oldukça, insan görünümlü yaratıklara hak ettikleri cezalar verilmedikçe insan kalanların, vicdan ve insaf melekeleri körelmemiş olanların göğsü daralıyor, yüreği kanıyor.  Ve Erdem Beyazıt’ın dediği gibi: “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor, yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üzerine.”
İsmet Özel’in hiçlik yolundaki milenyum insanlarının pervasızca tüketiş ve tükenişini dillendirdiği mısralarla noktalayalım yazıyı.
“Gitti giden, yerine gelmedi başka biri
Orada
Duyumsatmadı kendini hiçlik bile.
Belli ki son yüzyılımız, göğsümüzden
Varla yok harman eden sesi uçursak
Diye bize verildi.”

7 Mayıs 2017 Pazar

KIRK YAŞINDASIN


Bugün benim doğum günüm. Ne sarhoşum, ne yastayım, ne de bir bar taburesi üstündeyim. Çok şükür böylesine bohem, böylesine lümpen(paçavra), böylesine paçoz bir zihniyetle ve niçin var edildiğinin farkındalıksızlığıyla öylesine yaşayan bir idraksizlik, şuursuzluk ikliminde yaşamıyorum.. Kırk yaşımı tamamlamış olmanın yaşattığı girift duygular içindeyim sadece.. Öne çıkan ve baskın olan duygu ise beni yaratan ve bu günüme kadar yaşatan Rabbime şükür..  O ki beni yokluk dehlizlerindeyken insan olarak var olma şerefiyle müşerref kıldı. (Hiçlerden bir hiç olabilir veya cemadattan, nebatattan, hayvanattan bir varlık olarak halk edilebilirdim.) Hâlık, Bâri ve Musavvir(1) olan Allah’a sonsuz hamd u senalar olsun.
Bu düşünme iklimindeyken aklıma İnsan Sûresi’nin ilk ayetindeki o dehşetengiz ve sarsıcı ifade geldi: “Hel etâ alel-insâni hînun mined-dehri, lem yekun şey’en mezkûrâ- İnsan, ‘anılmaya değer bir şey, bir varlık’ olmadan önce uzun yıllar geçti, öyle değil mi?” Ayetten,  insanoğlu var edilmeden, adı anılır bir şey değilken dehr’de-felekte- kainatta uzun bir süre geçti, anlamı çıkarılabilir; ammavelakin kanaatimce, bilhassa müşahhas olarak her bir birey için: Sen ey zamanın bir diliminde, mukadder bir coğrafyada ve bir ana-babadan yaratılan insan! Senin, daha adın insanlar, melekler ve diğer şuurlu varlıklar arasında anılan, söylenen, ismi zikredilen bir varlık, şeylerden bir şey değilken kainatta çok süre geçti; nice insanlar, nice kavimler yaşadı, nice olaylar yaşandı..
Sen şimdi var edilmişliğin kayrasıyla-lütfuyla yaşa.. Yaşa ama bir hiç’ken nasıl var edildiğini ve de en mühimi niçin var edildiğini kavra.. Bunu yaparken de geçmişten-tarihten sana tevarüs etmiş gelmiş ilimden faydalan, yaşanmışlıklardan ders çıkar.. Bütün bunların sonucunda hayatını emrolunduğun “istikamet” üzere yaşa.. Ve de şunu unutma: Artık anılmayan bir şey değilsin, eşref-i mahlukattan bir var’sın.. Artık yokluk sen’in için yok. Sakın ha, “Bi daha mı gelecen dünyaya” zihniyetiyle yaşama! Ölüm bir son, hele de bir yok oluş değil.. Ölüm sadece asıl varlığın olan ve sana münhasır olan ve artık tekamül etmiş ruhunun bedenli ilk yaratılışından kurtuluşudur. Çünkü ruhun aslından-orjininden mütevellit sınırsız ve sonsuz ve feyyaz..
Ölüm, sadece hakikate aralanan bir kapı.. Bu kapıdan geçince bu denî dünyada, bu bela-imtihan dünyasında hakikatin önünde var kılınan tüm perdeler kalkacak.. Ve sen “yakîn’el aynel-yakîn” yani kesin olan bir bilgiyle ve kendi gözünle, yaşayarak “var” olmuşluğun ve var olan her şeyin “hakikatini” göreceksin.. Rabbine döneceksin..(3)  İşte gerçek uyanış, budur. (4)
İnsan işte, doğuyor, büyüyor, yaşına yaş katıyor.. Her şey fark etmekle, farkına varmakla başlıyor.. Her yaşta farkındalıkları artıyor..  
Ve nihayet kırk yaşına gelince nefsi, dönüp diyor ki kendine: Ey kul, kırk yaşındasın ve artık birçok şeyin farkındasın.. Ve gaiplerden bir iç ses diyor ki: Artık uzakta değil yakındasın.. Sen halâ feleğin iş ve işret, oyun ve eğlence çarkının aymazlığındasın.. Günlerin, gecelerin, ayların, yılların nasıl geçtiğinin saymazlığındasın..
Halbuki ne diyordu Mevlana (k.s.): “Hamdım, piştim, yandım.”  Artık sen, hamlık-çiğlik-toyluk-yavanlık evresinde değil, pişme-olma-olgunlaşma-erişkinlik evresinde hiç değil, yanma-kolay kolay yanılmama-yetişkinlik evresindesin.. Başını iki elinin arasına al, düşün ve taşın, artık kırk oldu yaşın..
Evet kırk yaş kanaatimce insan ömründe bir dönüm noktasıdır ve “kırk” önemli bir işaret levhasıdır. “Kırk” sayısının kültür, irfan dünyamızda da önemli bir yeri var. Şöyle bir bakarsak neler yok ki? Mesela üçler-yediler-kırklar inanışı(4); kırk’ı çıkmak, kılı kırk yarmak, kırk kere söylemek, kırklara karışmak; bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır, kırk yıllık Kâni olur mu Yani, kırkından sonra azanı teneşir paklar; kırkikindi yağmurları, kırk haramiler; Kırklareli, Kırkpınar güreşleri; kırk hadis, tarikatlarda 40 gün süren çile eğitimi vesair, vesair..
Bütün bunların yanı sıra dinî literatürümüzde var olan hususlar:
* Araf Sûresinin 142. Ayeti: “Musa'ya otuz gece süre verip sonra buna on gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği müddet kırk geceye tamamlandı.”
* Başka bir örnek olarak Peygamber Efendimiz’in (SAV) bir hadis-i şerifinde buyrulduğu üzere mealen şeytanın, 40 yaşını geçtiği halde tevbe etmeyen için, "ey benim dostum, sen artık kolay kolay iflah olmazsın." demesi..
 * İbn-i Arabî (k.s.)’nin Füsus’ul Hikem’inde rastladığım ilginç bir bilgi: Hz. Adem’in kırk yaşında yaratılmış olması, Hz. İsa hariç tüm peygamberlere nübüvvetin kırk yaşında verilmiş olması.. (Doğrusunu Allah bilir.)
Bütün bu minvalden anlaşılacağı üzere “kırk” sayısında bir hikmet olduğu aşikar.. Cahit Sıtkı’nın otuz beş yaşı yolun yarısı, ömrün ortası olarak tarfilediği şiiri var ya böyle olmadığını da insan -Allah ömür vermişse- kırkında daha iyi anlıyor.. Çünkü yaşam ağacındaki çiçekler, meyveler, yapraklar bir bir azalıyor.. 
Şiir deyince hatırıma Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.” diye bir şiiri de geldi. Ana izleği, bu dünyayı tüm nimetleriyle dolu dolu yaşamalısın, olan.. Birçok insanın ise kırk yaşına kadar geldiğinde öğrendiği çok şey var, o koca ömüre sığdırdığı bir şeyle örtüşmeyen..
İyisi mi biz yine hikmetin ve hakikatin kaynağına yönelelim. Kırkına kadar insan, ilahî mesajda “hubbuş-şehevat-şehvetlerin sevgisi, tutkusu” diye adlandırılan ve çoğu zaman şeytanın insanı -kendisi de meyyal olduğu için- kolaylıkla aldattığı olgularla, tutkularla (karşı cinse olan tutkunluk-aşk, soya dayalı itibar ve gücü kullanma, paranın-malın-zenginliğin çoğaltılması, bineklere-arabalara-yatlara-uçaklara düşkünlük, etkisini-yetkisini ve nüfuzunu artıracak şeylere malik olma, mevki-makama düşkünlükle) imtihan edilir.  
Bunlardan birine veya birkaçına Sezen Abla’nın tabiriyle “ben sende tutuklu kaldım /kendi hayatımdan çaldım / yedi cihan dolandım / bana mısın demiyor” diyenler, kırkından sonra da iflah olmuyor. Hâlbuki bu tutkuların, tutsaklıkların tamamı ayette de vurgulandığı üzere “dünyanın geçici metaıdır, menfaatleridir. Aslolan, kalıcı olan ve bütün bunlardan hayırlı olan ise Allah katında olan “meab, cennet ve rıdvan”dır.
Yazıyı Kur’an-ı Kerim’de geçen kırk yaş duasıyla nihayete erdireyim. Allah tüm iyi-salih kullarına hayırlı, sağlıklı, esenlikli uzun ömürler versin: “Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde der ki: «Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin razı olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve ben gerçekten Müslümanlardanım.” Ahkaf Sûresi 15. Ayet
Dipnotlar:
1. * El-Halık: “Her şeyi yoktan var eden, yaratan. Her şeyin varlığını ve yaşadığı sürece görüp geçireceği halleri, olayları önceden tespit edip ona göre ortaya çıkaran, meydana getiren” anlamında Allah’ın isimlerinden.
El-Bâri: “Yarattıklarını örneksiz ve emsale ihtiyaç duymadan yaratan, varlıkları yokluktan varlığa çıkaran, takdir ettiğini ve kararlaştırdığını varlık sahasında ortaya koyan” anlamında Allah’ın isimlerinden.
* El-Musavvir: “Her varlığa en uygun şekli veren,farklı suretlerde yaratan,tasvir eden,şelillendirip biçimlendiren” anlamında Allah’ın isimlerinden.
2. Bakara Sûresi-156: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn- Muhakkak ki biz, Allah’ınız-Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz.”
3. “İnsanoğlu uykudadır, ölünce uyanır.” Hadis-i Şerif’ine binaen.
4. * Üçler: Vücut, can ve ruhtur. Yediler : Dünya'ya ait olan dört ile insana ait olan üçten meydana gelir. Dört; ateş, rüzgâr, su ve topraktır. Üç ise can, canan ve çocuktur. Alevi inancına göre Kırklar, Allah’ın ruhları yarattığında yaratılan, her devir ve zamanda yeryüzünde bulunduklarına inanılan ermişlerdir. Bu kırk ermiş dünyanın çeşitli zamanlarında insan suretinde yeryüzüne gelmişler, ölümlerinden sonra da değişik kimliklerde yaşadıkları ve dünya durdukça da yaşayacakları kabul edilmektedir. Kırkların 23'ü erkek 17'si kadındır.

* Ayrıca Üçler-Yediler-Kırklar, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Türklerin Anadolu'ya gelip yerleşmelerini ve devlet kurmalarını anlatan roman serisinin 6. kitabı. Orhan Bey dönemini ele alan romanın ana teması, kötülerin yarattığı fitne ile mücadeledir. Osmanlı’nın kuruluşunu anlatan Konak, Çatı ve Üçler-Yediler-Kırklar romanlarını üniversite yıllarında bitirme tezi için incelemiştim. Okumanızı tavsiye ederim. 

15 Nisan 2017 Cumartesi

YOL AYRIMI

Var edildiği cihanda kişioğlunun tekil yaşam süremeyip nesep veya sebep bağı ile toplumlaşması, bunun doğal bir sonucu olarak devletleşmesi ve bu devletlerin hangi hukuk nizamına göre yönetildiğini bir önceki yazımda irdelemeye çalışmıştım.  Tarih boyunca birçok yönetim şekliyle yönetildi insanlar. Bunlardan geçmişten günümüze en fazla rağbet göreni nesep asabiyetine dayalı Monarşi’dir. Tarih içinde insanoğlunun dünyanın hemen her yerinde, çoğu kez birçok insanın savaşlarda veya ülke içi karışıklıklarda bedelini canlarıyla ödedikleri birçok tecrübeyle monarşik rejimlerden vazgeçilmiş, vazgeçmeyenler ise halkın iradesinin yansıdığı meşrutiyet ile monarşiyi cem edip meşruti monarşiye geçmişlerdir. Tabii insanoğlunun daha iyi yönetim arayışlarında vardığı üst nokta demokratik cumhuriyetlerdir. Bugün Batı’da ve dünyanın birçok ülkesinde bu yönetim biçimi benimsenmiştir. İlginç olan ise son iki yüz asırdır kolonyal savaşlar sonucu bugünkü güç dengelerinin oluştuğu dünya düzeninde İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların vs. sonradan haritalarını çoğunlukla cetvelle çizdikleri daha önceki sömürgelerinde veya nüfuzunun etkili olduğu ülkelerde demokratik cumhuriyetlere geçişe geçmişte de günümüzde de izin vermeyişleridir. Bu tür ülkelerde ya ülke coğrafyasında azınlık durumunda olan bir aileye monarşik rejimler verilmiş ya da zihniyet olarak azınlıkta olan gruplar o ülkenin beyazları olarak bir şekilde (tek parti yönetimleri, baas rejimleri veya göstermelik demokratik yönetimlerde darbelerle ordunun egemen olduğu ve/veya ayar verdiği rejimlerle) yönetimde tutulmuş.. Bunda amaç zahiren bitmiş görünen sömürü düzeninin Batılıların çıkarına, maslahatına devam etmesi tabii ki.. Batılılar dünyaya egemen olalı beri demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi birçok cihanşümul olması gereken değeri zihinlerinin arka planında var olan “üstün ırk” düşüncesiyle sadece kendilerine layık görmüşlerdir. Yani “üstün ırk” düşüncesi sadece Yahudilerde veya Hitlerde olan bir sapık düşünce değil kanaatimce, Batı’nın tamamına teşmil olmuş durumda.. Dün ve bugün dünyanın envai yerinde dramatik bir şekilde yaşanan, vicdanı olanların, insan kalanların yüreğini dağlayan pek çok acı veren olay (kitlesel katliamlar, kimyasal veya konvansiyonel silahlarla yapılan kıyımlar, kuraklıktan kaynaklanan ölümler, Çin’de veya Arakan’da yaşanan zulümler gibi gibi gibi- saymakla bitmiyor) Batılıların kendileri dışındaki dünyaya pay biçtikleri rolü ve kıymeti gösteriyor. İşte bu yüzdendir ki Somali’de yüz binden fazla insan daha beş yıl önce açlıktan kırılırken kılları kıpırdamıyor, Suriye’de bir hunhar despot yüzbinlerce insanı katlediyor ama ilk hedef olmuyor veya Çin’de dini nikah-cenaze töreni yasaklanıyor kimsenin gıkı çıkmıyor..
Daha geçtiğimiz yıllarda Tunus’ta başlayan ve Arap dünyasına yayılan “bahar”ın kısa sürede tam da Batılıların her açıdan istedikleri şekilde “zemheri kış”a evrilmesi de bu yüzden, Güney Amerika ülkelerinin her on yılda bir iç karışıklık ve darbe dilemmasında yaşamaları da bu yüzden..    
Batı’nın medeniyet anlayışı, Toynbee’nin tariflediği gibi sadece yine bir sömürü-sömürgeleştirme aracı olan “teknolojide, bilimde ve gücün kişisel olmayan biçimde kullanılışındaki gelişme”ye dayalı ve  bu anlayışın “dürüstlükle ve ahlâkî gelişmeyle ilişkisi olmayan” bir zihnî altyapısı var. Onlar için kıymetli olan sadece kendileri ve kurdukları düzenin devamı.. Dünyanın geri kalanı ancak bu amaca hizmet için var olabilir; “kendisi” olarak, “özgür” olarak, “eşit” olarak, “onurlu” olarak var olamaz, yaşayamaz. Buna karşı çıkana, direnene de haddi acı bir reçeteyle bildirilir.
Tabii bu düzen böyle gitmesin deyi daha adil ve ahlaklı bir noktaya gelsin isteyen düşünürler, bilginler, sanatçılar, siyasi liderler yok mu var. Gözlerinin içine baka baka “Dünya beşten büyüktür.” diyen bir lideri alaşağı etmek için yapmadıkları hile, desise, kumpas kalmadı; olmadı, doğrudan askeri darbeyi bile denediler aşağılık maşalarıyla.. Ama çok şükür bu sefer işler istedikleri gibi gitmedi, bundan sonra da gitmeyecek inşaallah.
Tekrar kendimize dönersek birçok kez durdurulmak istenen, ınkıtaya uğratılan, darbeler alan medeniyet yolculuğumuzda, her birimizin gücü, imkânı, etkisi, yetkisi nispetince mükellef olduğu bu seyr ü seferde bir yol ayrımındayız. Şöyle bir anayasalar tarihimize bakarsak iki kez sadaret görevinde bulunup ülkemize birçok kayıplar verdiren ve darbeciliği ile meşhur Mithat Paşa’nın hazırlattığı Kanun-i Esasi’den günümüze, kısa bir geçiş dönemi için hazırlanan 1920 anayasası hariç tüm anayasalarımız milletin sivil iradesini yansıtanlarca hazırlanmamış, hep bir askerî vesayetin gölgesinde yazılmış. İlk defa tamamı olmasa da hükumet etme biçimini, yürütme-yasama-yargı erklerinin işleyişini millet lehine düzenleyen; yargının oligarşik yapıların eline geçip ayrı bir vesayet odağı olmasının önüne geçen, askerî vesayeti zayıflatan ve en önemlisi de milletin temsilcisi sivil irade tarafından hazırlanan bir anayasa değişikliğini oylayacağız. Tabii ki insanoğlunun hazırladığı ve yaptığı hiçbir şeyde olmadığı gibi bu sistemde de mükemmeliyyet, kusursuzluk aranamaz ve fakat demincek bahsettiğim hususlardan dolayı daha önceki anayasalardan, özellikle de sivil iradenin asker, yargı, bürokrasi gibi birçok vesayet unsurlarıyla baskılandığı 1982 anayasasından daha evladır, muteberdir. Burada şu hususa da açıklık getirmek gerekiyor ki önerilen cumhurbaşkanlığı sisteminin parlamenter sistemden tamamen kopuk olduğu gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor, hâlbuki yürütme erki, İngilizce “Impeachment” denilen meclis soruşturmasıyla denetlenebiliyor. Neyse sözü, daha fazla uzatmadan geçen hafta yazımın sonunda bahsettiğim veçhile 2011’de meclise gönderdiğim, anayasada yer almasını önerdiğim maddeleri aktararak bitireyim. Selam ve dua ile.   

1. Başkanlık sistemi  
2. Seçim barajının olmadığı veya kısıtlı olduğu, parti teşkilatlanmasını ve milletvekili adaylarını parti üyelerinin seçimle belirlediği demokratik siyasal parti sistemi
3. Bireyin “can, mal, akıl(düşünce), nesil ve din” emniyetini sağlayan temel yaklaşım felsefesi
4. Kamu adına, millet adına karar veren yargı organının bir vesayet odağına dönüşmemesi için milleti temsil eden halkın seçtiği kişi ve kurumlarca yüksek yargı üyelerinin belirlenmesi.
5. Halkın daha aktif katılımının olduğu ve ranta, keyfiliğe yer bırakmayacak bir belediyecilik kurumsal yapısı
6. Kamu çalışanlarının ve kamudan hizmet alanların kamu idarecilerini-bürokratik unsurları değerlendirebileceği bir yönetim mekanizması
7. Yöresel koşulları ve bireyin farklılıklarını gözeten, öğretimin yanında değerler eğitiminin öncelendiği, temel ve genel ilkeler ve çerçeve dışında öğretmenin daha aktif, özgür ve yaratıcı olabileceği bir eğitim sistemi.
8. Üstün zekalı ve yetenekli çocukları mecburi sürelere mahkum etmeyen, bireye bağlı özel eğitim-öğretim programlarının uygulandığı, böyle bireylerin hayatları boyunca devlet tarafından maddi güvence altında olduğu bir özel eğitim sistemi
9.Dolaylı vergilerin düşük olduğu, doğrudan vergilerin temel alındığı bir vergi sistemi
10.Yoksul, yetim, dul, engellilerin yani muhtaç ve mahrum olanların gözetildiği sosyal devlet anlayışı
11. Kamuda genel ahlaka muğayyir olmayan kıyafet serbestîsi
12. İnternette, sosyal medyada, paylaşım ağlarında bireyin hak ve özgürlüklerini koruyan yasal düzenlemeler
13. Kamuda meslek grupları arasında onur kırıcı olmayan, eğitim seviyesine uygun ücretlendirme sistemi
14. Devlet veya özel arazilerin uygun kısımlarının ağaçlandırılmasının ve korunmasının kurum, kuruluş ve bireylere zorunlu tutulduğu bir düzenleme
15. Yapay hayvanat bahçelerinin kaldırılması, hayvanların doğal ortamlarında yaşayabileceği milli park alanlarının çoğaltılması


Dipnot: Bu öneri maddelerinin bir kısmı hayata geçmiş durumda ve bazıları da aslında yasal düzenleme ile uygulanabilecek hususlar. Ancak ülkemizde bazı meseleler anayasal güvence altına alınmayınca su’istimal edilebiliyor.

16 Mart 2017 Perşembe

“Bİ ŞEY YAPMALI”


“Düştüm sınav derdine de öğüt veren bol olur,
Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur. 
Ana,baba,bacı,kardaş dar günümde el olur,
Sınav belasına kardaş, döktüğümüz ter bizim”

Rahmetli Cem Karaca’nın bir türküsüne telmihte bulunarak ve sözlerini sınava hazırlanan öğrencilerimiz için uyarlayarak başlamak istedim yazıma. Evet çok kıymetli öğrencilerim, biliyorum ki bu yıl ağır bir yükü yüklendiniz omuzlarınıza ve cendereli bir yolda kiminiz ağır aksak, kiminiz koşar adım ilerliyorsunuz. Ve ne yazık ki Türkiye şartlarında bu yol çok uzun, çetrefilli ve engebeli. Hal böyle olunca o yoldan başarıyla ve başaramadan geçenler veya başardığı halde istediği gibi geçemeyenler, (yani anneleriniz,babalarınız, öğretmenleriniz, çevrenizdeki büyükler vs.) yolda daha rahat ilerleyebilesiniz, engebelere takılıp da zaman ve enerji kaybına uğramayasınız diye üzerinize tir tir titriyorlar ve bol bol öğütler veriyorlar. “Aman oğlum, çok çalış.. Aman kızım derslerini aksatma.. Ödevlerini eksiksiz yap.. vesair vesair..” Yani türküde dediği gibi toplasanız o öğütleri buradan ÖSYM’ye yol olur.
Öğüt verme ile öğüt alma durumları arasında psikolojik duruş açısından bir fark var, pek de farkında olunmayan. Öğüt veren “her şeyi bilen, hiç yanlış yapmamış” pozisyonunda görür kendini, öğüt alan ise “cahil, yardıma muhtaç, ezik” hisseder kendini veya bu ona hissettirilir.. İşte hal böyle olunca siz de kendinizi hele de bu yaşlarınızda “kimseye ihtiyacı olmayan, artık erişkin,yetişkin biri” olarak gördüğünüz için doğal ve haklı olarak bilinçaltına dayalı bir refleksle, verilen öğütleri dinlemek dahi istemiyorsunuz, dinleseniz de söylenenler bir kulağınızdan giriyor, öbüründen çıkıyor. Bu durumu da engin tecrübeleri arasına katan atalarımızda işte tam bu yüzden dememiş mi “Bir musibet, bin nasihatten evladır(iyidir)” diye. Umarım musibet olmaz sonuç da boşa kelam etmiş olmam.
Hemen ben de durumdan vazife çıkarıp birkaç öğüt vereyim, demeyeceğim tabi. Çünkü öğüt heybenizin şimdiden ağzına kadar dolduğunu biliyorum. Bu süreçte yani sınava hazırlık sürecinde sonucu tayin edecek olan en önemli şey bence “kaç soru çözdüğünüz, kaç denemeye girdiğiniz, günde kaç saat çalıştığınız” falan değil. Bunlar sonucu etkileyen küçük faktörler. “Aman hocam, ne diyosun sen böyle, saçmalama Allah aşkına.” lakırdılarını duyar gibiyim. Efendim “evet tam ve eksiksiz olarak bunlar çok önemli değil” diyorum. Peki ya ne önemli, nedir birincil olan, öncül olan? Tabi ki öznenin kendisi, yani nesneler değil. Bu süreçte “özneler” yani “çocuklarımız, öğrencilerimiz” önemli. Yani “siz, her biriniz tek tek önemlisiniz ve değerlisiniz”.
Evet çok şey bilen, görmüş geçirmiş büyükler!.. Buradan sonra sözüm önce kendime sonra size. Bunu onlara koşutsuz olarak söyleyebiliyor veya hissettirebiliyor musunuz?  Yani “Oğlum,kızım!.. sınavı kazansan da kazanmasan da sen yine bizim için değerlisin, önemlisin, adam gibi adamsın; değerinden, öneminden hiçbir şey kaybetmeyeceksin, sakın ha sakın sınavı kazanamama düşüncesi seni üzmesin, yormasın, geleceğe endişeyle bakmana yol açmasın. Sen bizim, vazgeçilmezimizsin. Sen, bir evlat olarak, bir öğrenci olarak, her şeyden önce bir insan olarak çok çok değerlisin ve anlamlısın.  Sınavı kazanmak, hayatı kazanmak değil. Hayat devam ediyor ve sen de belki üniversiteyi kazanarak, belki başka bir şekilde hayatımızın önemli bir parçası olmaya devam edeceksin” diyebiliyor muyuz veya bu güveni onlara verebiliyor muyuz? Diyebiliyor muyuz demeyeyim, en azından hissettirebiliyor muyuz?
(Kafdağı’nı assalar, belki çeker de bir kıl, 
    
 Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!)
Tabi çok olumsuz bir tablo çizmek istemiyorum ama ne yazık ki memleketteki genel ahval ve şerait bana bunları söyletiyor. Onlara öyle ağır bir yük yüklemişiz ki bu yaşlarında gözleri pırıl pırıl olması gerekirken, etraflarına mutluluk saçmaları gerekirken sanki ağır bir vebal yüklenmiş gibi kara kara düşünüyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlar, yüreklerini ve kafalarını yoruyorlar, bazen umutsuzluğa düşüp geleceğe umutla ve güvenle bakamıyorlar.. Hayattan kopuyorlar, programlı bir robot gibi yaşıyorlar. Etken ve etkin olmaları gerekirken, oldukça edilgen yaşıyorlar. Öyle değil mi ki memleketimizde bazı öğrenciler, sınav stresiyle depresyonlara giriyor, bocalıyor, sınava çok iyi hazırlandığı halde sınavda aşırı heyecan ve stresten yapamıyor, kaybediyor. Değil mi ki bazıları kendini “kurbanlık koyun” gibi hissediyor ve haziranın bilmem kaçını kurban edilecekmiş gibi bekliyor veya bazıları gökten kurban (üniversite kapısı) inmesini bekliyor. Oysa Hz. İbrahim’i gökten “oğlunu değil de al bu koçu kurban et” hediyesiyle karşılaştıran kendinin ve oğlunun samimi yürekleri değil miydi?
“yolun ortasında / henüz onaltısında 
“insanım,insanım” diyorsa / bişey yapmalı 
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı hey
bi şey yapmalı”
diyor Moğollar. Evet bi şey yapmalı, bi şey yapmalı bugünden itibaren.
“Ya hocam, sen de amma boş konuşuyorsun, biz bunları zaten yapıyoruz.” diyenler var tabi ki içinizde. Evet, elbette olacaktır, olmalıdır da. Zaten olmazsa vay halimize. İçimizdeki iyiler ve doğrular hürmetine dünya geçmişte de, şu anda da, gelecekte de yaşanabilir oldu ve olacak, değil mi? Tabi ki benim sözüm, “ben oğlumu, kızımı dersaneye gönderiyorum, harçlığını veriyorum, gerekli çalışma ortamlarını oluşturuyorum… “ gibi teranelere sırtını dayamış olanlara.. İnşallah böyle kişiler de yine Moğollar gibi:
“derin uykudaydım / sesine uyandım
ter içinde kaldım / uyku tutmadı
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı hey
bi şey yapmalı”
diyecekler.. Ve işe en azından bir gülümseme ile başlayacaklar.
Gelelim öğrencilerimize. Size öğütler verecek değilim. Niye derseniz bu yazıyı baştan bir daha okuyuverin derim. Gerçi biz yazıyoruz yazmasına ya, acep kaç öğrenci veya kaç veli okuyor bu yazıyı Allahualem? Bizim AGB’miz yok, reytingleri ölçemiyoruz. İnşallah havanda su dövmüyoruzdur ya da karanlığa, boşluğa konuşmuyoruzdur. Neyse işte buyrun size bir “kıssa”. “Hisse”yi söylemiyorum. Çünkü artık büyüdünüz ve “neyden ne ve ne kadar” hisse çıkaracağınızı biliyorsunuz.
Sütün içine düşen iki fare hikâyesini duymuşsunuzdur. Bilmeyenler için anlatıyorum:

“Bir süt kabının içine iki tane fare düşer. Birinci fare, ne yapsa da kurtulamayacağını düşünerek kendini bırakır ve kısa bir süre sonra boğularak eşek cennetini boylar. Ancak ikinci fare, bu durumdan bir şekilde kurtulacağını düşünür ve bunun için sütün içinde azimle sürekli olarak çırpınmaya başlar. Bir süre sonra, bu çırpınışları sonuç verir ve süt yavaş yavaş kaymak tutmaya başlar. Daha sonra iyice kalınlaşan kaymağın üzerine çıkan fare, oradan zıplayarak süt kabından kurtulur.” Var mısın kurtulmaya?