7 Mayıs 2017 Pazar

KIRK YAŞINDASIN


Bugün benim doğum günüm. Ne sarhoşum, ne yastayım, ne de bir bar taburesi üstündeyim. Çok şükür böylesine bohem, böylesine lümpen(paçavra), böylesine paçoz bir zihniyetle ve niçin var edildiğinin farkındalıksızlığıyla öylesine yaşayan bir idraksizlik, şuursuzluk ikliminde yaşamıyorum.. Kırk yaşımı tamamlamış olmanın yaşattığı girift duygular içindeyim sadece.. Öne çıkan ve baskın olan duygu ise beni yaratan ve bu günüme kadar yaşatan Rabbime şükür..  O ki beni yokluk dehlizlerindeyken insan olarak var olma şerefiyle müşerref kıldı. (Hiçlerden bir hiç olabilir veya cemadattan, nebatattan, hayvanattan bir varlık olarak halk edilebilirdim.) Hâlık, Bâri ve Musavvir(1) olan Allah’a sonsuz hamd u senalar olsun.
Bu düşünme iklimindeyken aklıma İnsan Sûresi’nin ilk ayetindeki o dehşetengiz ve sarsıcı ifade geldi: “Hel etâ alel-insâni hînun mined-dehri, lem yekun şey’en mezkûrâ- İnsan, ‘anılmaya değer bir şey, bir varlık’ olmadan önce uzun yıllar geçti, öyle değil mi?” Ayetten,  insanoğlu var edilmeden, adı anılır bir şey değilken dehr’de-felekte- kainatta uzun bir süre geçti, anlamı çıkarılabilir; ammavelakin kanaatimce, bilhassa müşahhas olarak her bir birey için: Sen ey zamanın bir diliminde, mukadder bir coğrafyada ve bir ana-babadan yaratılan insan! Senin, daha adın insanlar, melekler ve diğer şuurlu varlıklar arasında anılan, söylenen, ismi zikredilen bir varlık, şeylerden bir şey değilken kainatta çok süre geçti; nice insanlar, nice kavimler yaşadı, nice olaylar yaşandı..
Sen şimdi var edilmişliğin kayrasıyla-lütfuyla yaşa.. Yaşa ama bir hiç’ken nasıl var edildiğini ve de en mühimi niçin var edildiğini kavra.. Bunu yaparken de geçmişten-tarihten sana tevarüs etmiş gelmiş ilimden faydalan, yaşanmışlıklardan ders çıkar.. Bütün bunların sonucunda hayatını emrolunduğun “istikamet” üzere yaşa.. Ve de şunu unutma: Artık anılmayan bir şey değilsin, eşref-i mahlukattan bir var’sın.. Artık yokluk sen’in için yok. Sakın ha, “Bi daha mı gelecen dünyaya” zihniyetiyle yaşama! Ölüm bir son, hele de bir yok oluş değil.. Ölüm sadece asıl varlığın olan ve sana münhasır olan ve artık tekamül etmiş ruhunun bedenli ilk yaratılışından kurtuluşudur. Çünkü ruhun aslından-orjininden mütevellit sınırsız ve sonsuz ve feyyaz..
Ölüm, sadece hakikate aralanan bir kapı.. Bu kapıdan geçince bu denî dünyada, bu bela-imtihan dünyasında hakikatin önünde var kılınan tüm perdeler kalkacak.. Ve sen “yakîn’el aynel-yakîn” yani kesin olan bir bilgiyle ve kendi gözünle, yaşayarak “var” olmuşluğun ve var olan her şeyin “hakikatini” göreceksin.. Rabbine döneceksin..(3)  İşte gerçek uyanış, budur. (4)
İnsan işte, doğuyor, büyüyor, yaşına yaş katıyor.. Her şey fark etmekle, farkına varmakla başlıyor.. Her yaşta farkındalıkları artıyor..  
Ve nihayet kırk yaşına gelince nefsi, dönüp diyor ki kendine: Ey kul, kırk yaşındasın ve artık birçok şeyin farkındasın.. Ve gaiplerden bir iç ses diyor ki: Artık uzakta değil yakındasın.. Sen halâ feleğin iş ve işret, oyun ve eğlence çarkının aymazlığındasın.. Günlerin, gecelerin, ayların, yılların nasıl geçtiğinin saymazlığındasın..
Halbuki ne diyordu Mevlana (k.s.): “Hamdım, piştim, yandım.”  Artık sen, hamlık-çiğlik-toyluk-yavanlık evresinde değil, pişme-olma-olgunlaşma-erişkinlik evresinde hiç değil, yanma-kolay kolay yanılmama-yetişkinlik evresindesin.. Başını iki elinin arasına al, düşün ve taşın, artık kırk oldu yaşın..
Evet kırk yaş kanaatimce insan ömründe bir dönüm noktasıdır ve “kırk” önemli bir işaret levhasıdır. “Kırk” sayısının kültür, irfan dünyamızda da önemli bir yeri var. Şöyle bir bakarsak neler yok ki? Mesela üçler-yediler-kırklar inanışı(4); kırk’ı çıkmak, kılı kırk yarmak, kırk kere söylemek, kırklara karışmak; bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır, kırk yıllık Kâni olur mu Yani, kırkından sonra azanı teneşir paklar; kırkikindi yağmurları, kırk haramiler; Kırklareli, Kırkpınar güreşleri; kırk hadis, tarikatlarda 40 gün süren çile eğitimi vesair, vesair..
Bütün bunların yanı sıra dinî literatürümüzde var olan hususlar:
* Araf Sûresinin 142. Ayeti: “Musa'ya otuz gece süre verip sonra buna on gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği müddet kırk geceye tamamlandı.”
* Başka bir örnek olarak Peygamber Efendimiz’in (SAV) bir hadis-i şerifinde buyrulduğu üzere mealen şeytanın, 40 yaşını geçtiği halde tevbe etmeyen için, "ey benim dostum, sen artık kolay kolay iflah olmazsın." demesi..
 * İbn-i Arabî (k.s.)’nin Füsus’ul Hikem’inde rastladığım ilginç bir bilgi: Hz. Adem’in kırk yaşında yaratılmış olması, Hz. İsa hariç tüm peygamberlere nübüvvetin kırk yaşında verilmiş olması.. (Doğrusunu Allah bilir.)
Bütün bu minvalden anlaşılacağı üzere “kırk” sayısında bir hikmet olduğu aşikar.. Cahit Sıtkı’nın otuz beş yaşı yolun yarısı, ömrün ortası olarak tarfilediği şiiri var ya böyle olmadığını da insan -Allah ömür vermişse- kırkında daha iyi anlıyor.. Çünkü yaşam ağacındaki çiçekler, meyveler, yapraklar bir bir azalıyor.. 
Şiir deyince hatırıma Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.” diye bir şiiri de geldi. Ana izleği, bu dünyayı tüm nimetleriyle dolu dolu yaşamalısın, olan.. Birçok insanın ise kırk yaşına kadar geldiğinde öğrendiği çok şey var, o koca ömüre sığdırdığı bir şeyle örtüşmeyen..
İyisi mi biz yine hikmetin ve hakikatin kaynağına yönelelim. Kırkına kadar insan, ilahî mesajda “hubbuş-şehevat-şehvetlerin sevgisi, tutkusu” diye adlandırılan ve çoğu zaman şeytanın insanı -kendisi de meyyal olduğu için- kolaylıkla aldattığı olgularla, tutkularla (karşı cinse olan tutkunluk-aşk, soya dayalı itibar ve gücü kullanma, paranın-malın-zenginliğin çoğaltılması, bineklere-arabalara-yatlara-uçaklara düşkünlük, etkisini-yetkisini ve nüfuzunu artıracak şeylere malik olma, mevki-makama düşkünlükle) imtihan edilir.  
Bunlardan birine veya birkaçına Sezen Abla’nın tabiriyle “ben sende tutuklu kaldım /kendi hayatımdan çaldım / yedi cihan dolandım / bana mısın demiyor” diyenler, kırkından sonra da iflah olmuyor. Hâlbuki bu tutkuların, tutsaklıkların tamamı ayette de vurgulandığı üzere “dünyanın geçici metaıdır, menfaatleridir. Aslolan, kalıcı olan ve bütün bunlardan hayırlı olan ise Allah katında olan “meab, cennet ve rıdvan”dır.
Yazıyı Kur’an-ı Kerim’de geçen kırk yaş duasıyla nihayete erdireyim. Allah tüm iyi-salih kullarına hayırlı, sağlıklı, esenlikli uzun ömürler versin: “Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde der ki: «Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin razı olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve ben gerçekten Müslümanlardanım.” Ahkaf Sûresi 15. Ayet
Dipnotlar:
1. * El-Halık: “Her şeyi yoktan var eden, yaratan. Her şeyin varlığını ve yaşadığı sürece görüp geçireceği halleri, olayları önceden tespit edip ona göre ortaya çıkaran, meydana getiren” anlamında Allah’ın isimlerinden.
El-Bâri: “Yarattıklarını örneksiz ve emsale ihtiyaç duymadan yaratan, varlıkları yokluktan varlığa çıkaran, takdir ettiğini ve kararlaştırdığını varlık sahasında ortaya koyan” anlamında Allah’ın isimlerinden.
* El-Musavvir: “Her varlığa en uygun şekli veren,farklı suretlerde yaratan,tasvir eden,şelillendirip biçimlendiren” anlamında Allah’ın isimlerinden.
2. Bakara Sûresi-156: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn- Muhakkak ki biz, Allah’ınız-Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz.”
3. “İnsanoğlu uykudadır, ölünce uyanır.” Hadis-i Şerif’ine binaen.
4. * Üçler: Vücut, can ve ruhtur. Yediler : Dünya'ya ait olan dört ile insana ait olan üçten meydana gelir. Dört; ateş, rüzgâr, su ve topraktır. Üç ise can, canan ve çocuktur. Alevi inancına göre Kırklar, Allah’ın ruhları yarattığında yaratılan, her devir ve zamanda yeryüzünde bulunduklarına inanılan ermişlerdir. Bu kırk ermiş dünyanın çeşitli zamanlarında insan suretinde yeryüzüne gelmişler, ölümlerinden sonra da değişik kimliklerde yaşadıkları ve dünya durdukça da yaşayacakları kabul edilmektedir. Kırkların 23'ü erkek 17'si kadındır.

* Ayrıca Üçler-Yediler-Kırklar, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Türklerin Anadolu'ya gelip yerleşmelerini ve devlet kurmalarını anlatan roman serisinin 6. kitabı. Orhan Bey dönemini ele alan romanın ana teması, kötülerin yarattığı fitne ile mücadeledir. Osmanlı’nın kuruluşunu anlatan Konak, Çatı ve Üçler-Yediler-Kırklar romanlarını üniversite yıllarında bitirme tezi için incelemiştim. Okumanızı tavsiye ederim. 

15 Nisan 2017 Cumartesi

YOL AYRIMI

Var edildiği cihanda kişioğlunun tekil yaşam süremeyip nesep veya sebep bağı ile toplumlaşması, bunun doğal bir sonucu olarak devletleşmesi ve bu devletlerin hangi hukuk nizamına göre yönetildiğini bir önceki yazımda irdelemeye çalışmıştım.  Tarih boyunca birçok yönetim şekliyle yönetildi insanlar. Bunlardan geçmişten günümüze en fazla rağbet göreni nesep asabiyetine dayalı Monarşi’dir. Tarih içinde insanoğlunun dünyanın hemen her yerinde, çoğu kez birçok insanın savaşlarda veya ülke içi karışıklıklarda bedelini canlarıyla ödedikleri birçok tecrübeyle monarşik rejimlerden vazgeçilmiş, vazgeçmeyenler ise halkın iradesinin yansıdığı meşrutiyet ile monarşiyi cem edip meşruti monarşiye geçmişlerdir. Tabii insanoğlunun daha iyi yönetim arayışlarında vardığı üst nokta demokratik cumhuriyetlerdir. Bugün Batı’da ve dünyanın birçok ülkesinde bu yönetim biçimi benimsenmiştir. İlginç olan ise son iki yüz asırdır kolonyal savaşlar sonucu bugünkü güç dengelerinin oluştuğu dünya düzeninde İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların vs. sonradan haritalarını çoğunlukla cetvelle çizdikleri daha önceki sömürgelerinde veya nüfuzunun etkili olduğu ülkelerde demokratik cumhuriyetlere geçişe geçmişte de günümüzde de izin vermeyişleridir. Bu tür ülkelerde ya ülke coğrafyasında azınlık durumunda olan bir aileye monarşik rejimler verilmiş ya da zihniyet olarak azınlıkta olan gruplar o ülkenin beyazları olarak bir şekilde (tek parti yönetimleri, baas rejimleri veya göstermelik demokratik yönetimlerde darbelerle ordunun egemen olduğu ve/veya ayar verdiği rejimlerle) yönetimde tutulmuş.. Bunda amaç zahiren bitmiş görünen sömürü düzeninin Batılıların çıkarına, maslahatına devam etmesi tabii ki.. Batılılar dünyaya egemen olalı beri demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi birçok cihanşümul olması gereken değeri zihinlerinin arka planında var olan “üstün ırk” düşüncesiyle sadece kendilerine layık görmüşlerdir. Yani “üstün ırk” düşüncesi sadece Yahudilerde veya Hitlerde olan bir sapık düşünce değil kanaatimce, Batı’nın tamamına teşmil olmuş durumda.. Dün ve bugün dünyanın envai yerinde dramatik bir şekilde yaşanan, vicdanı olanların, insan kalanların yüreğini dağlayan pek çok acı veren olay (kitlesel katliamlar, kimyasal veya konvansiyonel silahlarla yapılan kıyımlar, kuraklıktan kaynaklanan ölümler, Çin’de veya Arakan’da yaşanan zulümler gibi gibi gibi- saymakla bitmiyor) Batılıların kendileri dışındaki dünyaya pay biçtikleri rolü ve kıymeti gösteriyor. İşte bu yüzdendir ki Somali’de yüz binden fazla insan daha beş yıl önce açlıktan kırılırken kılları kıpırdamıyor, Suriye’de bir hunhar despot yüzbinlerce insanı katlediyor ama ilk hedef olmuyor veya Çin’de dini nikah-cenaze töreni yasaklanıyor kimsenin gıkı çıkmıyor..
Daha geçtiğimiz yıllarda Tunus’ta başlayan ve Arap dünyasına yayılan “bahar”ın kısa sürede tam da Batılıların her açıdan istedikleri şekilde “zemheri kış”a evrilmesi de bu yüzden, Güney Amerika ülkelerinin her on yılda bir iç karışıklık ve darbe dilemmasında yaşamaları da bu yüzden..    
Batı’nın medeniyet anlayışı, Toynbee’nin tariflediği gibi sadece yine bir sömürü-sömürgeleştirme aracı olan “teknolojide, bilimde ve gücün kişisel olmayan biçimde kullanılışındaki gelişme”ye dayalı ve  bu anlayışın “dürüstlükle ve ahlâkî gelişmeyle ilişkisi olmayan” bir zihnî altyapısı var. Onlar için kıymetli olan sadece kendileri ve kurdukları düzenin devamı.. Dünyanın geri kalanı ancak bu amaca hizmet için var olabilir; “kendisi” olarak, “özgür” olarak, “eşit” olarak, “onurlu” olarak var olamaz, yaşayamaz. Buna karşı çıkana, direnene de haddi acı bir reçeteyle bildirilir.
Tabii bu düzen böyle gitmesin deyi daha adil ve ahlaklı bir noktaya gelsin isteyen düşünürler, bilginler, sanatçılar, siyasi liderler yok mu var. Gözlerinin içine baka baka “Dünya beşten büyüktür.” diyen bir lideri alaşağı etmek için yapmadıkları hile, desise, kumpas kalmadı; olmadı, doğrudan askeri darbeyi bile denediler aşağılık maşalarıyla.. Ama çok şükür bu sefer işler istedikleri gibi gitmedi, bundan sonra da gitmeyecek inşaallah.
Tekrar kendimize dönersek birçok kez durdurulmak istenen, ınkıtaya uğratılan, darbeler alan medeniyet yolculuğumuzda, her birimizin gücü, imkânı, etkisi, yetkisi nispetince mükellef olduğu bu seyr ü seferde bir yol ayrımındayız. Şöyle bir anayasalar tarihimize bakarsak iki kez sadaret görevinde bulunup ülkemize birçok kayıplar verdiren ve darbeciliği ile meşhur Mithat Paşa’nın hazırlattığı Kanun-i Esasi’den günümüze, kısa bir geçiş dönemi için hazırlanan 1920 anayasası hariç tüm anayasalarımız milletin sivil iradesini yansıtanlarca hazırlanmamış, hep bir askerî vesayetin gölgesinde yazılmış. İlk defa tamamı olmasa da hükumet etme biçimini, yürütme-yasama-yargı erklerinin işleyişini millet lehine düzenleyen; yargının oligarşik yapıların eline geçip ayrı bir vesayet odağı olmasının önüne geçen, askerî vesayeti zayıflatan ve en önemlisi de milletin temsilcisi sivil irade tarafından hazırlanan bir anayasa değişikliğini oylayacağız. Tabii ki insanoğlunun hazırladığı ve yaptığı hiçbir şeyde olmadığı gibi bu sistemde de mükemmeliyyet, kusursuzluk aranamaz ve fakat demincek bahsettiğim hususlardan dolayı daha önceki anayasalardan, özellikle de sivil iradenin asker, yargı, bürokrasi gibi birçok vesayet unsurlarıyla baskılandığı 1982 anayasasından daha evladır, muteberdir. Burada şu hususa da açıklık getirmek gerekiyor ki önerilen cumhurbaşkanlığı sisteminin parlamenter sistemden tamamen kopuk olduğu gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor, hâlbuki yürütme erki, İngilizce “Impeachment” denilen meclis soruşturmasıyla denetlenebiliyor. Neyse sözü, daha fazla uzatmadan geçen hafta yazımın sonunda bahsettiğim veçhile 2011’de meclise gönderdiğim, anayasada yer almasını önerdiğim maddeleri aktararak bitireyim. Selam ve dua ile.   

1. Başkanlık sistemi  
2. Seçim barajının olmadığı veya kısıtlı olduğu, parti teşkilatlanmasını ve milletvekili adaylarını parti üyelerinin seçimle belirlediği demokratik siyasal parti sistemi
3. Bireyin “can, mal, akıl(düşünce), nesil ve din” emniyetini sağlayan temel yaklaşım felsefesi
4. Kamu adına, millet adına karar veren yargı organının bir vesayet odağına dönüşmemesi için milleti temsil eden halkın seçtiği kişi ve kurumlarca yüksek yargı üyelerinin belirlenmesi.
5. Halkın daha aktif katılımının olduğu ve ranta, keyfiliğe yer bırakmayacak bir belediyecilik kurumsal yapısı
6. Kamu çalışanlarının ve kamudan hizmet alanların kamu idarecilerini-bürokratik unsurları değerlendirebileceği bir yönetim mekanizması
7. Yöresel koşulları ve bireyin farklılıklarını gözeten, öğretimin yanında değerler eğitiminin öncelendiği, temel ve genel ilkeler ve çerçeve dışında öğretmenin daha aktif, özgür ve yaratıcı olabileceği bir eğitim sistemi.
8. Üstün zekalı ve yetenekli çocukları mecburi sürelere mahkum etmeyen, bireye bağlı özel eğitim-öğretim programlarının uygulandığı, böyle bireylerin hayatları boyunca devlet tarafından maddi güvence altında olduğu bir özel eğitim sistemi
9.Dolaylı vergilerin düşük olduğu, doğrudan vergilerin temel alındığı bir vergi sistemi
10.Yoksul, yetim, dul, engellilerin yani muhtaç ve mahrum olanların gözetildiği sosyal devlet anlayışı
11. Kamuda genel ahlaka muğayyir olmayan kıyafet serbestîsi
12. İnternette, sosyal medyada, paylaşım ağlarında bireyin hak ve özgürlüklerini koruyan yasal düzenlemeler
13. Kamuda meslek grupları arasında onur kırıcı olmayan, eğitim seviyesine uygun ücretlendirme sistemi
14. Devlet veya özel arazilerin uygun kısımlarının ağaçlandırılmasının ve korunmasının kurum, kuruluş ve bireylere zorunlu tutulduğu bir düzenleme
15. Yapay hayvanat bahçelerinin kaldırılması, hayvanların doğal ortamlarında yaşayabileceği milli park alanlarının çoğaltılması


Dipnot: Bu öneri maddelerinin bir kısmı hayata geçmiş durumda ve bazıları da aslında yasal düzenleme ile uygulanabilecek hususlar. Ancak ülkemizde bazı meseleler anayasal güvence altına alınmayınca su’istimal edilebiliyor.

16 Mart 2017 Perşembe

“Bİ ŞEY YAPMALI”


“Düştüm sınav derdine de öğüt veren bol olur,
Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur. 
Ana,baba,bacı,kardaş dar günümde el olur,
Sınav belasına kardaş, döktüğümüz ter bizim”

Rahmetli Cem Karaca’nın bir türküsüne telmihte bulunarak ve sözlerini sınava hazırlanan öğrencilerimiz için uyarlayarak başlamak istedim yazıma. Evet çok kıymetli öğrencilerim, biliyorum ki bu yıl ağır bir yükü yüklendiniz omuzlarınıza ve cendereli bir yolda kiminiz ağır aksak, kiminiz koşar adım ilerliyorsunuz. Ve ne yazık ki Türkiye şartlarında bu yol çok uzun, çetrefilli ve engebeli. Hal böyle olunca o yoldan başarıyla ve başaramadan geçenler veya başardığı halde istediği gibi geçemeyenler, (yani anneleriniz,babalarınız, öğretmenleriniz, çevrenizdeki büyükler vs.) yolda daha rahat ilerleyebilesiniz, engebelere takılıp da zaman ve enerji kaybına uğramayasınız diye üzerinize tir tir titriyorlar ve bol bol öğütler veriyorlar. “Aman oğlum, çok çalış.. Aman kızım derslerini aksatma.. Ödevlerini eksiksiz yap.. vesair vesair..” Yani türküde dediği gibi toplasanız o öğütleri buradan ÖSYM’ye yol olur.
Öğüt verme ile öğüt alma durumları arasında psikolojik duruş açısından bir fark var, pek de farkında olunmayan. Öğüt veren “her şeyi bilen, hiç yanlış yapmamış” pozisyonunda görür kendini, öğüt alan ise “cahil, yardıma muhtaç, ezik” hisseder kendini veya bu ona hissettirilir.. İşte hal böyle olunca siz de kendinizi hele de bu yaşlarınızda “kimseye ihtiyacı olmayan, artık erişkin,yetişkin biri” olarak gördüğünüz için doğal ve haklı olarak bilinçaltına dayalı bir refleksle, verilen öğütleri dinlemek dahi istemiyorsunuz, dinleseniz de söylenenler bir kulağınızdan giriyor, öbüründen çıkıyor. Bu durumu da engin tecrübeleri arasına katan atalarımızda işte tam bu yüzden dememiş mi “Bir musibet, bin nasihatten evladır(iyidir)” diye. Umarım musibet olmaz sonuç da boşa kelam etmiş olmam.
Hemen ben de durumdan vazife çıkarıp birkaç öğüt vereyim, demeyeceğim tabi. Çünkü öğüt heybenizin şimdiden ağzına kadar dolduğunu biliyorum. Bu süreçte yani sınava hazırlık sürecinde sonucu tayin edecek olan en önemli şey bence “kaç soru çözdüğünüz, kaç denemeye girdiğiniz, günde kaç saat çalıştığınız” falan değil. Bunlar sonucu etkileyen küçük faktörler. “Aman hocam, ne diyosun sen böyle, saçmalama Allah aşkına.” lakırdılarını duyar gibiyim. Efendim “evet tam ve eksiksiz olarak bunlar çok önemli değil” diyorum. Peki ya ne önemli, nedir birincil olan, öncül olan? Tabi ki öznenin kendisi, yani nesneler değil. Bu süreçte “özneler” yani “çocuklarımız, öğrencilerimiz” önemli. Yani “siz, her biriniz tek tek önemlisiniz ve değerlisiniz”.
Evet çok şey bilen, görmüş geçirmiş büyükler!.. Buradan sonra sözüm önce kendime sonra size. Bunu onlara koşutsuz olarak söyleyebiliyor veya hissettirebiliyor musunuz?  Yani “Oğlum,kızım!.. sınavı kazansan da kazanmasan da sen yine bizim için değerlisin, önemlisin, adam gibi adamsın; değerinden, öneminden hiçbir şey kaybetmeyeceksin, sakın ha sakın sınavı kazanamama düşüncesi seni üzmesin, yormasın, geleceğe endişeyle bakmana yol açmasın. Sen bizim, vazgeçilmezimizsin. Sen, bir evlat olarak, bir öğrenci olarak, her şeyden önce bir insan olarak çok çok değerlisin ve anlamlısın.  Sınavı kazanmak, hayatı kazanmak değil. Hayat devam ediyor ve sen de belki üniversiteyi kazanarak, belki başka bir şekilde hayatımızın önemli bir parçası olmaya devam edeceksin” diyebiliyor muyuz veya bu güveni onlara verebiliyor muyuz? Diyebiliyor muyuz demeyeyim, en azından hissettirebiliyor muyuz?
(Kafdağı’nı assalar, belki çeker de bir kıl, 
    
 Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!)
Tabi çok olumsuz bir tablo çizmek istemiyorum ama ne yazık ki memleketteki genel ahval ve şerait bana bunları söyletiyor. Onlara öyle ağır bir yük yüklemişiz ki bu yaşlarında gözleri pırıl pırıl olması gerekirken, etraflarına mutluluk saçmaları gerekirken sanki ağır bir vebal yüklenmiş gibi kara kara düşünüyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlar, yüreklerini ve kafalarını yoruyorlar, bazen umutsuzluğa düşüp geleceğe umutla ve güvenle bakamıyorlar.. Hayattan kopuyorlar, programlı bir robot gibi yaşıyorlar. Etken ve etkin olmaları gerekirken, oldukça edilgen yaşıyorlar. Öyle değil mi ki memleketimizde bazı öğrenciler, sınav stresiyle depresyonlara giriyor, bocalıyor, sınava çok iyi hazırlandığı halde sınavda aşırı heyecan ve stresten yapamıyor, kaybediyor. Değil mi ki bazıları kendini “kurbanlık koyun” gibi hissediyor ve haziranın bilmem kaçını kurban edilecekmiş gibi bekliyor veya bazıları gökten kurban (üniversite kapısı) inmesini bekliyor. Oysa Hz. İbrahim’i gökten “oğlunu değil de al bu koçu kurban et” hediyesiyle karşılaştıran kendinin ve oğlunun samimi yürekleri değil miydi?
“yolun ortasında / henüz onaltısında 
“insanım,insanım” diyorsa / bişey yapmalı 
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı hey
bi şey yapmalı”
diyor Moğollar. Evet bi şey yapmalı, bi şey yapmalı bugünden itibaren.
“Ya hocam, sen de amma boş konuşuyorsun, biz bunları zaten yapıyoruz.” diyenler var tabi ki içinizde. Evet, elbette olacaktır, olmalıdır da. Zaten olmazsa vay halimize. İçimizdeki iyiler ve doğrular hürmetine dünya geçmişte de, şu anda da, gelecekte de yaşanabilir oldu ve olacak, değil mi? Tabi ki benim sözüm, “ben oğlumu, kızımı dersaneye gönderiyorum, harçlığını veriyorum, gerekli çalışma ortamlarını oluşturuyorum… “ gibi teranelere sırtını dayamış olanlara.. İnşallah böyle kişiler de yine Moğollar gibi:
“derin uykudaydım / sesine uyandım
ter içinde kaldım / uyku tutmadı
bi şey yapmalı hey / bi şey yapmalı hey
bi şey yapmalı”
diyecekler.. Ve işe en azından bir gülümseme ile başlayacaklar.
Gelelim öğrencilerimize. Size öğütler verecek değilim. Niye derseniz bu yazıyı baştan bir daha okuyuverin derim. Gerçi biz yazıyoruz yazmasına ya, acep kaç öğrenci veya kaç veli okuyor bu yazıyı Allahualem? Bizim AGB’miz yok, reytingleri ölçemiyoruz. İnşallah havanda su dövmüyoruzdur ya da karanlığa, boşluğa konuşmuyoruzdur. Neyse işte buyrun size bir “kıssa”. “Hisse”yi söylemiyorum. Çünkü artık büyüdünüz ve “neyden ne ve ne kadar” hisse çıkaracağınızı biliyorsunuz.
Sütün içine düşen iki fare hikâyesini duymuşsunuzdur. Bilmeyenler için anlatıyorum:

“Bir süt kabının içine iki tane fare düşer. Birinci fare, ne yapsa da kurtulamayacağını düşünerek kendini bırakır ve kısa bir süre sonra boğularak eşek cennetini boylar. Ancak ikinci fare, bu durumdan bir şekilde kurtulacağını düşünür ve bunun için sütün içinde azimle sürekli olarak çırpınmaya başlar. Bir süre sonra, bu çırpınışları sonuç verir ve süt yavaş yavaş kaymak tutmaya başlar. Daha sonra iyice kalınlaşan kaymağın üzerine çıkan fare, oradan zıplayarak süt kabından kurtulur.” Var mısın kurtulmaya?

20 Aralık 2016 Salı

HALEB’İN İNSANLARI


Akıp gidiyor zaman, hep iki seçenek  arasından.. varlık ile yokluk, açlık ile tokluk; geceyle gün, yarınla dün; dost ile düşman, âdem ile şeytan; kam ile gam, sabah ile akşam; doğuş ile ölüş, ağlayış ile gülüş; sükut ile ses, alınan ile verilen nefes; hayal ile gerçek, hazan ile çiçek; sadakat ile ihanet, canciğer ile melanet; korku ile umut, güneş ile bulut; yengi ile yenilgi, kalem ile silgi; doğru ile yanlış, alkış ile kargış;  hukuk ile zulüm, hayat ile ölüm arasından.. hasılı cennet ile cehennem arasında akar durur zaman.. ve insanı bir o yana bir bu yana savurur durur… bu nehir, gâhi sakinlenir, gâhi kudurur.. ve insan ala-yı iliyyin ve esfele safilin arasındaki yerini iyilik ile kötülük, zulüm ile adalet, ilim ile cehalet, hak ile batıl arasındaki bazen farkındalıksız, bazen bilinçli tercihleriyle bulur.. ve bir vakit kavuşur nehir ummana, ve denilir ki insana:
“Geçtin dünya üzerinden
Ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden
Yolun sonu görünüyor..”
Çark dönüyor, çember her nefeste daralıyor.. gidiyor ölümlü yalan, ölümsüz gerçek yaklaşıyor.. vade doluyor, ömür çiçeği her geçen gün soluyor.. ve insana sadece yaptıkları kalıyor..
“Azrailin gelir kendi
Ne ağa der, ne efendi
Sayılı günler tükendi
Yolun sonu görünüyor..” (1)
Beyaz camda Halepli bir baba.. hayatta var olan en kıymetlilerini yitirmiş.. altı çocuğundan, sarılmış sımsıkı hayatta kalan, yanında kalan son canına, oğluna.. eşini ve dört çocuğunu hunhar canavarlar katletmiş, bir evladı hengamda bilinmezliklere gitmiş.. insanlığa dair umudunu kaybetmiş.. ve bakışlarında acı bir inleyiş;
“ervah-ı ezelden levh-i kalemden
bu benim bahtımı kara yazmışlar
bilirim güldürmez devr-i alemden
bir günümü yüz bin zara yazmışlar

nedir bu sevdanın nihayetinde
yadlar gezer yar’in vilayetinde
herkes diyarında muhabbetinde
bilmem bizi ne civara yazmışlar

olaydım dünyada ikbali yaver
el etsem sevdiğim acep kim ne der
bilemem tecelli mi yoksa ki kader
beni bir vefasız diyara yazmışlar..” (2)
Yarınları çalınmış çocuğunun ürkek bakışları belirir sonra.. şarapnel parçalarıyla yaralanmış dudağından dökülür birkaç mısra..
“Derunum derdini Lokmana gösterdim dedi eyvah
Bu derdin def'ine çare eder ancak Allah
Kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni Mevla
Tutuldu şems u kamer günlerim simsiyah
Perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
Elimde sade bir keşkül, başımda bir külah..” (3)
Ve bir genç, namluların gölgesinde terk etmek zorunda kaldığı harap şehre bakıp iç geçirdi.. bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden en güzel an’ları, anıları.. doldu gözleri, ağlamadı; belirsiz bir geleceğe yol alırken kimsesiz, dönüp bir daha bakamadı umutları, sevdikleri, hayalleriyle beraber kendinden giden şehre..
Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam 
Başında yağmur halkaları
Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş
Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonra yıkanırdı
Zaman dert getirdi sulara 
İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere
Yün ören at güden kadınlar
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim..” (4)
Ve ey kadim şehir, ey nedim şehir, ey insanlığa, İslam’a hadim şehir.. sendin süt kadar beyaz, sendin ilim ve niyaz, sendin Hz.Zekeriya’ya yar, sendin Selahaddin’e, Süleyman Şah’a diyar.. bulurdu  ipek ellerinde şifayı bimar, sendin aşka, ufka, umuda medar.. Şimdi söyle bağrındaki Ebla’da bulunan dünyanın ilk iki dilli sözlüğünde (MÖ 2500)var mıdır yıkım, soykırım, zulmet, ihanet, Aylan, Ümran?.. Sen de mi tutuldun karındaşın Serjilla (Ölü Şehir)’nın kaderine?.. Şimdi ağlasın kardeşin Antep, karalar bağlasın sana âşık Apemea.. şimdi sen yoksun, insanlık sana arşınlarla uzak.. “Tarihin Sonu” demişti ya biri, meğer doğruymuş, insanlığın geldiği son nokta insanlığın sonuymuş..
 “Beride Kabil'in murdar baltası
ve kan değirmenleri,
insan kahpesi.
beride borazancıları o puşt ölümün,
hazır ırzını vermeğe
yiğitler vuruldukça.
timsah kısmı çünkü yavrusunu yer
akarsu duruldukça.
cadı, yalan hamurunu dağ - dağ yoğurur
aman aman hey 

Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı
macera değil
sardığım toprağımın altın sabrıdır
o sert, erkek hüznüdür lahza başında
cıgara değil
meltemin bir tadı, ustura ağzı
yağmurun bir damlası süzülmüş küfür,
bir damlası, aşk.
duyar mısın, anlayıp sızlar mısın ki?
gece, samanyollarında rüzgar çıkıncaya dek,
mısralarım kardeş - kardeş çağırır
aman aman hey..” (5)
Ve iki cümlesinden biri zikir biri dua olan, umuda mülteci Halepli yaşlı bir amca, torununun gözlerinde bir yemin okur;
“Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.
Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.
Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince
.” (6)
Dipnotlar:
1.Dursun Ali Akınet
2. Âşık Sümmanî
3.Şair Rıfat
4.Cahit Zarifoğlu
5. Ahmed Arif
6. Erdem Bayazıt

21 Ekim 2016 Cuma

DARBE GİRİŞİMİNİN TRAVMATİK ETKİLERİ-2
“Bu ülkede okullarda zorunlu ''dün'' dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.” demiş İlber Ortaylı. İnsan, nisyan ile malul, ma’lum. Evet çabuk unutuyoruz. Ama özellikle ülke olarak mukadderatımızı bilfiil etkileyen olayları ve bunların nelere mâl olduğunu, olacağını unutmamalı, unutturmamalıyız. Yeni kuşaklara da “ekmek gibi, hava gibi, su gibi nimetten olan” hürriyetimize, onurumuza kasteden bu tür hain olayları aktarmalıyız. Bahusus ders kitaplarına dahi girmemiş yakın geçmişimizi. 
Neyse dün kaldığımız yerden devam edersek  artık halkımız 150 yıllık demokrasi tecrübesiyle ve bu yolda feda ettiği nice kahraman insanının hatırasıyla darbenin ne anlama geldiğini, kendisine nelere mâl olacağını çok iyi biliyordu. Bu zihnî arkaplandaki saiklerden dolayı milletimiz bu yapılanı kaderine, namusuna yapılan bir saldırı olarak gördü ve göğsünü tanka, tüfeğe, savaş uçaklarına siper etti, darbeyi püskürttü. Darbecilerin ve arkalarındaki bişeref üst-aklın hesap edemediği işte tam da buydu. Onlar, Mısır’daki darbe gibi başarılı olacaklarını sandılar.
Orda da benzer bir durum vardı:%52 oyla seçilmiş meşru bir Cumhurbaşkanı, sivillerin karşı duruşu vs. Ancak Mısır’ın bizde olduğu gibi bir 150 yıllık meclis, demokrasi, cumhurun yönetimi adına ne derseniz artık -dönem dönem darbelerle sekteye uğratılmış olsa da –millî irade tecrübesi yoktu. Üstelik Menderes’in idamı, Turgut Özal’ın öldürülmesi, Erbakan Hoca hükûmetinin postmodern yöntemlerle indirilmesi gibi ağır bedeller ödenmiş bir tecrübe.. İkincisi halkımız o gece tüm il ve ilçelerde sokaklarda, meydanlarda, köprülerdeydi.. Yani Âkif’in dediği gibi “ cephemizin sinesinde iman bir, sevinç bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir”di. Alevisi, Sünnisi; sağcısı, solcusu, ülkücüsü; Kürdü, Türkü, Arabıyla “yazgısı bir” bir millet vardı karşılarında. Ama Mısır’da durum böyle değildi. Arabı, Kıptisi, Selefisi, Hristiyanı, Beberisiyle yekvücud olamadılar. Hazindir ki halkın bir kısmı sokaktayken bir kısmı darbeyi destekliyordu. Bizde de böyle olacağını sandılar, şükür ki olmadı.
* Balayı aşaması (Adlandırma bana ait değildir, literatürde böyledir): “Hayatta kalındığı, güvenin yeniden oluştuğu aşamadır.” Hamd olsun ki devletin ve milletin bekasına yönelik bu adî ve hain kalkışmayı 24 saati dolmadan bertaraf ettik, ancak ihanetin büyüklüğünden dolayı tehlikenin geçmediği yönündeki uyarıları dikkate alarak 25 gün boyunca bayramlarda olduğu gibi bir ve beraberce demokrasi nöbeti tuttuk ve Reisicumhurumuzun dediği gibi artık evde, işte, her yerde teyakkuzdayız.
* Uyanış aşaması: “Kuruluşların,görevlilerin yapılması gerekenleri zamanında yapmamış olmalarından kaynaklanan engellenmişlik hissi ön plandadır.” Evet bu aşamayı devlet ve millet olarak içten içe yaşıyoruz. Suretinde “eğitim, hoşgörü, diyalog, hizmet” maskeleri görünen 40 yıllık bir yapılanmanın siretinde(içyüzünde) sinsiliğin, ikiyüzlülüğün, vahşiliğin, hainliğin, kirli emellerin, haşhaşiliğin olduğunu somut bir şekilde gördük. Bu yapının böyle bir mahiyete sahip olduğunu daha önceden görüp dillendiren basiret sahibi insanlarımız yok değildi ancak azdı. Sesleri cılızdı ya da sesleri bu hain yapı tarafından kıstırılıyordu. Millet, son birkaç yıldır Cumhurbaşkanımızın etkin mücadelesiyle bu yapının karanlık yüzünü görmeye başladı ve bu mücadelede liderinin arkasında durdu. Bu aşamada artık bu terörist örgütün uyuyan hücrelerine karşı uyanık olmalıyız. Bilmeliyiz ki “Sü uyur, düşman uyumaz.”
* Yeniden yapılanma aşaması: “Zihinsel ve duygusal yeniden yapılanma sonucunda, algılamalar daha gerçekçi bir hal alır. Karşılaşılan problemlere çözümler getirebilmek için sorumluluk üstlenme kabul edilir.” Bu aşamada çok önemli sorumluluklar düşüyor hepimize, hem devlete hem millete. Hükumetimiz ilk etapta yapılması gerekenleri kararnamelerle hayata geçiriyor ammavelakin bu, vesayet üreten urlu yapıyı ilaçla tedavi etmek gibi bir yöntemdir, yapılması gereken cerrahi müdahalede bulunmaktır, yani sistemi yeniden kuracak bir anayasa yapmaktır. Millet olarak bize düşen ise Yenikapı ruhundan taviz vermeyerek her  dem bir ve beraber olmak ve ülkemizin, çocuklarımızın geleceği için herkesin kendi işini en iyi şekilde yapmasıdır.. çalışmak, çalışmak, çalışmak.. 2.dünya savaşından sonra ülkeleri sıfırulyed hale gelmiş Almanlar ve Japonlar gibi çalışmak.. Motorları maviliklere sürmenin başkaca yolu yok.
Dipnot:
1. Travmayla ilgili bilgiler www.emdr-tr.org adlı siteden alınmıştır.

Mesut Yokuş


DARBE GİRİŞİMİNİN TRAVMATİK ETKİLERİ-1
Cumhuriyet tarihimizin en önemli kırılma anlarından birini, 15 Temmuz darbe girişimini, darbeci ve müttefiklerinin aleyhine, milletimiz lehine atlatmış olduk.  Bu büyük bir badireyi, milletin kudretini iman dolu göğsünden ve damarlarındaki asil kandan alan, gerek sivil gerek devletin değişik kademelerinde görevli evlatları eliyle def ü ref edeli bir aydan fazla oldu.. Gözlediğim kadarıyla o günden bugüne o meş’um olayın toplum ve birey bakımından psikolojik etkileri üzerinde duran pek olmadı.
                Hem milletimiz hem de devlet organlarımız için defacto gelişen bu menfur olay tabii ki travma yaratacak bir karakteristiğe sahip.. Çünkü devletin, toplumun ve bireylerin yaşamı normal akşında devam edegelirken içimizdeki hainler ve dışardaki işbirlikçileri hariç herkes için ani gelişen ve şok etkisi yaratan devasa nitelikte bir olay. Malumu aliniz üzere travma,  günlük rutini bozan, ani ve beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, kaygı ve panik yaratan, kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olaylar şeklinde tanımlanır.
İnsanın travmatik bir yaşantı ile karşılaştığı nasıl anlaşılır peki? O karanlık ve Türkiye’nin en uzun gecesi olarak dile getirilen o gecede olduğu gibi insan gerçek bir tehditle karşılaştığını algılarsa, fiziksel zarara maruz kalır veya buna tanık olursa, bu esnada da aşırı derecede korku, çaresizlik ve dehşet hissederse travma yaşıyor demektir. O gece insanımız yaşamına karşı, sevdiklerine karşı, inanç sistemine karşı tehdit algıladı. Travmatik olayla karşılaşan birey, muhtelif tepkiler(aksülamel) verir. Analiz ve araştırma sonuçlarına göre(1), bu tür travmatik olaylara verilen tepkileri beş aşamada incelemek mümkündür: 
* İlk etki aşaması :  “Bu aşamada kaygı ve korkular ön plandadır.” Ki herkesin o geceyle ilgili 15 Temmuz hatırası oluşmuştur. O gece ilk etapta “TSK yönetime el koymuştur.” korsan bildirisi alt yazılardan geçince veya TRT’ye el konulmasından sonra cebren okutulunca birçok kişi yaş seviyesine göre darbe bilincine göre reaksiyonlar verdi. Kimi olayı tam olarak anlamlandırmak için televizyon başından ayrılmadı, ne yapacağına karar veremedi; kimi olayı öğrenir öğrenmez hemen sokağa indi, kimi öğrenilmiş çaresizlik psikolojisiyle erzak stoğu yapma, akaryakıt alma, para çekme gibi işlerle meşguldü ama bu aziz milletin çoğunluğu, içinden çıkan dik ve cesur Reisicumhurunun talimatıyla hiç tereddüt etmeden canı pahasına meydanlara indi. Birkaç görüntü aklımdan hiç çıkmıyor. Biri, kahraman bir genç kadının tek başına tanklara siper olması; biri, sokakta kurşunlara göğüs geren bir anneyle oğlunun diyaloğu(“sen,eve dön” diyen oğluna annesinin “oğlum, daha yeni çocuğun oldu, sen dön” demesi ve çarpışmaya devam etmeleri); biri, en önde bir kahraman, şehid olurken arkadaki vatandaşların Çanakkale ruhuyla cepheyi terk etmemesi ve daha niceleri..
* Kahramanlık aşaması: “Bu aşamada birçok kişi, felaketin korkunç sonuçları ve kayıplarıyla başa çıkmak için fiziksel ve zihinsel olarak kendini tüketircesine çalışır.” O gece öğretmen arkadaşlarımla bir çay bahçesinde hasbihal ederken biz de aynı durumu yaşadık. İlk tepkilerimiz bu çağda, günümüz Türkiye’sinde böyle bir kalkışmanın anlamsızlığı üzerine oldu. Zira kim böyle bir şeye cüret edebilirdi ki.. Artık 1960’ların, 70’lerin, 80’lerin Türkiye’si yoktu. Artık tek kanallı bir ülke değildik.. TRT’de bildiri okutulurken diğer kanalda Başbakanımız Binali Yıldırım “bu küçük bir grubun kalkışmasıdır, bu çılgınlığa müsaade etmeyeceğiz, hepsini en ağır bir şekilde cezalandıracağız..” diyordu. Artık sadece elitlerinin iyi eğitim aldığı, halkın çoğunluğunun cahil bırakıldığı ve birbirine düşürüldüğü bir dönemde de yaşamıyorduk..
Küçük bir parantez: Emperyalistler, sömürmek istedikleri ülkenin halkını;
1.Yoksul bırakırlar. Çünkü geçim derdine düşen insanın önceliği evine ekmek götürmek, kendinin ve aile efradının iyi kötü yaşamını idame ettirmektir.
2. Cahil bırakırlar. Çünkü eğitimli insan düşünür, sorgular, daha iyi bir yaşam için mücadele eder.
3. Birbirine düşürürler. Çünkü “bir” olamayan bir milletin büyüyemeyeceğini, gelişemeyeceğini, zamanını ve enerjisini boşa harcayacağını çok iyi bilirler. (Bu hususla ilgili olarak özellikle “Ruanda Oteli” filmini izlemenizi tavsiye ederim.)
Bütün bunları uyguladıkları birçok ülke var halâ.. Biz çok şükür ki bunların çoğunu aştık. Ama halihazırda ne yazık ki halâ etnik köken fitnesiyle can yitiriyoruz, kan kaybediyoruz.. zaman ve enerji kaybı da cabası. İnşallah bu fitnenin de üstesinden hayırlısıyla geleceğiz.




BİN YILLIK MÜCADELE
 “Bunu hiç unutma evlat..” diye başlamıştı söze Bilge Kral ve şöyle devam etmişti: “Batı, hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur!” Nisyan ile malul insanoğlunun hafızasına bir tahattürde bulunmak gerekirse, tarihin tozlu yapraklarını şöyle bir araladığımızda Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in ne kadar haklı olduğunu göreceğiz:
Köle ticareti sırasında 19. yüzyıla kadar toplam 34 milyon 500 bin Afrikalı ve Orta Doğulu köle,
Avrupalıların Amerika’yı istilasından sonra 1492 tarihinden itibaren 15 milyon Kızılderili,
İngilizlerin Hindistan’ı sömürge olarak kullandıkları 1769-1900 yılları arasında toplam 27 milyon Hintli,
İstiklal Savaşımız sırasında 400 bin kişi,
Emperyal güçlerin 1.Dünya Savaşında yaklaşık 15 milyon kişi,
2. Dünya Savaşında 66 milyon kişi,
İtalyan – Habeş Savaşında (1935-41) 750 bin kişi,
Vietnam Savaşında (1959-75) 4 milyon 200 bin kişi,
Bosna Savaşında (1992-1995) 312 bin kişi,
Irak’a karşı müttefiklerce yürütülen savaşlarda (1990-2003) 1 milyon 200 bin kişi,
Ve son olarak Suriye’deki iç savaş sebebiyle 470 binden fazla kişi
öldü..

Dile ne kadar kolay geliyor değil mi? İstiklali ve istikbali elinden alınmış milyonlarca çocuk, kadın, erkek ve ihtiyar..  Yitirilen düşler, kaybolan umutlar.. Öldürülen, yaralı kalan, sürülen milyonlarca insan.. Yarınsız kalmış milyonlarca can.. Bütün bu insanların kan ve gözyaşları üzerine kurulmuş sözümona bir uygarlık..Zındık mı zındık..
 Masum bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek olduğunu vazeden bir medeniyetin alnı ak, başı dik bir kumandanı olarak Aliya diyor ki: "Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına."
İki çeşit insan vardır demiş Mehmet Âkif, zaman geçtikçe hatalarıyla yüzleşen, zaman geçtikçe yüzsüzleşen.. Ben bunu iki çeşit medeniyet olarak telakki ediyorum. Zaman geçtikçe yüzsüzleşen, refahları için canavarlaşan, sadece kendileri için insan hak ve hürriyetlerine, demokrasiye inanan ve bu haliyle Yahudilerin ve Hitlerin üstün ırk düşüncesini kendi medeniyetlerinin tamamına teşmil eden, dünyanın geri kalanını ya kendilerine hizmet edecek ya da kendilerine benzemeye zorlanılacak topluluklar olarak gören ve utanmadan, sıkılmadan kibirle bizim uygarlığımızla tarihin sonu1 geldi diyen bir medeniyet..
Batı medeniyetinin sanayileşmesini tamamlayan ülkeleri, ilk olarak İslam coğrafyasını hedef aldı.. Çünkü biliyorlardı ki bu medeniyet asırlarca dünyada hükümferma olmuş ve kendi çıkarlarını engelleyebilecek tek medeniyetti. Önce ayrılıkçılık fikirleriyle bu medeniyetin yüzyıllarca sancaktarlığını yapmış Osmanlı’yı böldüler, parçaladılar, zayıflattılar ve hatta yok etmeye çalıştılar. Sonra Arap dünyasının haritasını cetvellerle çizip 22 devlete ayırdılar. Her bir devletin başına da bir kukla dikta getirdiler. Ve böylece hedeflerine ulaştılar.. Biz kendilerine benzetmeye çalıştıkları zayıf bir ulus devletle var olma mücadelesi verdik yıllarca.. Her kendimize gelme, düştüğümüz yerden kalkma, küllerinden yeniden doğma çabamızda bir darbeyle sigaya çektiler.
Bu arada kendi aralarında güç dengelerini belirleyecek olan büyük bir savaşa giriştiler. Sonrasında yine kendilerini tehdit eden SSCB ile soğuk savaş yılları.. SSCB yıkılıp komünizm bir tehdit olmaktan çıkınca 90’lı yıllardan itibaren NATO açıkça İslam dünyasını hedef aldı. O günden beri Afganistan, Bosna, Irak, Libya, Mısır, Suriye ve daha ismini zikretmediğimiz birçok İslam ülkesinde yaşananları bilmem hatırlatmaya gerek var mı?
İkinci dünya savaşında Almanya’da ve İngiltere’de kendi tarihlerinin ve inançlarının sembol şehirleri olduğu için karşılıklı olarak bombalamadıkları şehirler2 var. Yani birbirleriyle savaşırken bile kutsallarına dokunmamışlar.. Ne kadar yürek yaralayan hazin bir durumdur ki daha geçen Ramazan Bayramı öncesi medeniyetimizin üç mühim ve kadim şehrini, Medine’yi, Bağdat’ı ve İstanbul’u bombaladılar. Her gün ama her gün bombalar yağıyor coğrafyamıza, ya doğrudan kendileri tarafından ya da maşa olarak kullandıkları örgütler tarafından.. Bu medeniyet bir daha ayağa kalkmasın diye ellerinden geleni hunharca taammüden acımasızca yapıyorlar..

Ünlü Wilson ilkelerine adını veren Thomas Woodrow Wilson (Amerika Birleşik Devletleri'nin 28. Başkanı) bakın ne diyor tam yüzyıl önce: “Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır.” Ve yüzyıl sonra, ABD’nin eski Dışişleri Bakanı  Condoleezza Rice’, 2003’te Washington Post gazetesinde yayınlanan “Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” adlı yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu söylüyor. 
''İnsan hakları, özgürleşme, demokratikleşme'' gibi kisvelerle başlattıkları ''Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri Projesi''nde asıl hedefleri tabii ki Dünya petrol rezervinin yüzde 64'üne sahip Ortadoğu’ yu paramparça edip istikrarsızlaştırarak hem kendi medeniyetlerinin refahı için gerekli enerji kaynaklarına hakim olmak (başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerin ve çokuluslu şirketlerin ekonomik sınırları, sıkıntıları ve kısıtlamaları aşmak) hem de Büyük İsrail devleti projesinin alt yapısını oluşturmak.

Bu projenin birçok ayağını birçok ülke için elbirliği ile gerçekleştirdiler. Sıra Türkiye’ye gelmişti. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan gibi gücünü halktan alan, vizyoner, karizmatik bir lider, inancından, medeniyet tarihinden aldığı ilhamla Batı’dan bağımsız politikalar izlemeye başlamış, ekonomisini güçlendirip teknoloji ve silah sanayii gibi birçok alanda yerli üretime geçme politikaları ile etkin hamleler yapmaya yeltenmişti. Ayrıca TİKA, Kızılay, İHH gibi birçok kuruluş aracılığı ile dünyanın birçok yerine yardımlar ulaştırılıyor, gönüller yeniden fethedilmeye başlanıyordu. Hain FETÖ’nün elebaşı tağutun ifadesiyle “otorite”den izin alınmadan yapılan, özellikle ümmetin halklarının ve dünya mazlumlarının Batı’nın maskesini düşürüp gerçek yüzünü ortaya çıkararak şuurlanmasını sağlayacak birçok girişim ve faaliyet yapılıyordu. Bu gidişe bir an önce dur demeleri gerekiyordu. Bunun için Reisicumhurumuz Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef tahtasına koydular. Onu düşürmeye matuf neler yapmadılar ki son 5,6 yılda.. Her yolu denediler.. Gezi olayları gibi isyan provası, seçim zamanlarında kutsal ittifaklar ve yıllardır Batı’ya “hizmet” (uşaklık) ettiğini itiraf eden münafık örgüt eliyle 7 Şubat MİT olayı, Oslo görüşmelerinin sızdırılması, MİT tırları olayı, 17-25 Aralık yargı darbesi girişimi ve son olarak da 15 Temmuz askeri darbe girişimi.. Bu darbe girişimi ile Türkiye’yi tam bir uydu-manda devlet yaparak ve bölerek ''Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri Projesi''nde amaçlarında bayağı mesafe katetmiş olacaklardı. Ama unuttukları bir şey vardı “Ve mekeru ve mekerallah vallahu hayrul makirîn.” Onlar planlarını yaptılar, pusularını,  tuzaklarını kurdular; ancak her şeyin Muhit’i, Alim’i ve Kadir’i olan Allah’ın da bir planı, bir hesabı vardı. Onlar top tüfek namlusunu gören, havadan kurşunlar, bombalar yağdırılan milletin sokağa çıkmayacağını, meydanlara, köprülere, kritik kurumlara gitmeyeceğini, korkup sineceğini sandılar.3 Aziz milletimiz Allah’ın inayeti ve verdiği iman kuvvetiyle namusuna sahip çıktı ve hainleri derdest etti. Allah tuzak kuranların, plan yapanların en hayırlısıdır.
Medeniyet (ABD-AB-İngiltere) denilen kahpenin hakikat yüzsüz olduğunun tescillendiği, belgelendiği günlerden geçiyoruz. Maskelerini 15 Temmuz şanlı direnişiyle düşürdük. Yenilmiş olmayı hazmedemediklerini hezeyanlarından, ikircikli tutumlarından, fevri söylem ve tutumlarından o kadar net izhar ediyorlar ki..
 "Hala anlayamadık mı? Olimpos dağının çocukları, Hira dağının evlatlarını asla kabullenemeyecektir." demiş Cemil Meriç. Evet kabullenemiyorlar ve tarihçi Erhan Afyoncu'nun tespitiyle Haçlı seferlerinin son saldırısı on yıllardır kurgulanmış bir şekilde Truva atı yöntemiyle 15 Temmuz'da gerçekleşti. Haçlıların maşası olan, “bilerek hakkı bâtıl ile karıştıran, hakkı gizleyen” müsvedde şeyhleri ile içimizdeki soysuz, kansız, şerefsiz bir grup süfeha avanesi, onların emellerine “hizmet” etti.4 Ammavelakin “subhanallahi ve bi hamdihi” tarihin kırılma noktalarından birini onların aleyhine, bizim lehimize sonuçlandırdık çok şükür, yüzyıl önce olduğu gibi.
Onlar için Sevr'in, Sykes-Picot'un hala geçerli olduğu çok açık. Anlaşılan o ki 15 Temmuz bu mücadelede sadece bir dönüm noktasıydı. Mücadele devam edecek ve bu mücadelede Haçlı zihniyetin hedef tahtasına koyduğu Reisicumhurumuz Recep Tayyip Erdoğan’ın etrafında kenetlenmeli ve onun ifadesiyle “Biz seferle emrolunduk, zaferle değil. Zafer, hâkimler hâkimi olan Allah'a aittir. Biz şu anda seferdeyiz.” şuuruyla hareket etmeliyiz.
                  "Bize güç ver...cihad meydanını, pehlivansız bırakma Allahım!
                    Kahraman bekleyen yığınlarını, kahramansız bırakma Allah'ım!
                    Bilelim hasma karşı koymasını, bizi cansız bırakma Allah'ım!" 
Bu muazzez yolda bugün için yüzlerce şehit verdik, binlerce yaralımız var. Allah hepsine rahmet eylesin, gazilerimize şifalar versin. Gerekirse yine Allah’ın emaneti bu canı bu yolda feda edip son kaleyi düşürmeyeceğiz. Bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımız, iki yüz yıldır sömürülen mazlum milletlerin umudu olmaya devam edecek biiznillah. Şahsiyeti kirlenmiş hainler ise içine düşmüş oldukları foseptik çukurunda boğulacaklar. Bu, dünyada zillet olarak onlara yeter, ahirette de en elîm azap onların olsun.

1.       Dünyada artık liberal kurumların ve düşünce yapısının hâkim unsurlar olarak kalacağı, kapitalizmin alternatifsiz-kaçınılmaz-nihai bir sistem olduğu ve dolayısıyla ideolojik anlamda insanoğlunun varabileceği son noktaya vardığı görüşlerini savunan Amerikalı siyaset bilimcisi Francis Fukuyama'nın tezi.
2.       İkinci dünya savaşı sırasında bombalanmayan şehirler: İngiltere’nin Cambridge ve Oxford, Almanya’nın Heidelberg ve Göttingen şehirleri
3.       Hain örgütün sözde prof.u Osman Özsoy’un darbe girişiminden önce, müsvedde kalemşörlerinden biri olan Kerim Balcı’nın 15 Temmuz gecesi yaptığı açıklamalar
4.       Geçmişte CIA için yakın ve Güney Asya bölgesi millî istihbarat şefliği yapmış olan Graham Fuller FETÖ hareketinin desteklenmesi konusundaki görüşlerini açık bir şekilde paylaşmaktadır.

Mesut YOKUŞ