25 Haziran 2021 Cuma

Eğitim Meselemiz– 2

 


’Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük. Budur, âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.’’ der Yahya Kemal Beyatlı bir şiirinde. Yazımızın önceki bölümünde eğitim sistemimizi kendi kimliğimizi, ruhumuzu yansıtacak, kökünü bilen, “yeni” olanın ancak “eski”den çıkacak bir değişmede yer alabileceği hakikatine dayanan bir şuurla yeniden şekillendirmemiz gereği üzerinde durmuştuk.

Prof. Dr. Hacı Duran hocamızın da benzer minvalde tespitleri var. Duran Hoca, Türk eğitim sistemi kavramının 19. yüzyıldan itibaren geçmişle bağının koparılarak içeriksizleştirildiğini vurguluyor ve bunun sebebini şöyle dile getiriyor: “Eğitim sistemi kavramı, tabandan tavana birbirlerini besleyen ve destekleyen süreçlerin zamana ve değişen şartlara bağlı olarak canlı bir organizma gibi varoluşunu sürdürmesi anlamına gelmektedir. Türk eğitim sistemine bu açıdan bakıldığında ciddi mantıksal çelişkilerle karşılaşmaktayız. Mesela Türk eğitim sistemi kavramsallaştırmasını Klasik Osmanlı geleneğinden başlattığımızda, bu geleneğin 18. Yüzyıldan itibaren bozulduğunu, mevcut eğitim yapısı ile organik bağı olmayan eğitim ortamlarının devreye girmeye başladığını görmekteyiz.”

Kendi kimliğini oluşturamayan eğitim sisteminin o günden bugüne yaşadığı en büyük sıkıntının ise istikrarsızlık olduğunu, hem okul kademelerine, hem müfredatlara hem de eğitim yönetimi alanına sürekli müdahalelerin bu kimliksizliğin ve istikrarsızlığın sebebi olduğunu düşünüyor.

Şerif Mardin’in değindiği eğitimle ilgili önemli bir sorunsal daha var. O da modern dönemde “demografik büyüme ve iktisadi kalkınmayla beraber” istihdam alanında ortaya çıkan sıkıntıların aşılamaması. Bu duruma şu örneği veriyor: “1977 yılında 60 bin kişilik üniversite kontenjanı için 360 bin öğrenci sınava giriyor. Yani 300 bin öğrenci; düşük ücretli, ikinci sınıf, sıkıcı işler dışında istihdam yapısıyla hiçbir bütünleştirme aracı olmaksızın akıntı ortasında bırakılmış oluyor.” Bu sıkıntı,  kırk yıldır büyüyerek devam etti. Bu sorunun sorunsal olmaktan çıkarılması için nice sistem değişiklikleri, adları sürekli değişen farklı seçme modelleri uygulandı ama bu sorun aşılamadı. Ve bugün gelinen noktada 2017 ek yerleştirme sonrası oluşan istatistikler itibariyle 852 bin aday hakkı olmasına rağmen tercih yapmamış, lisans programlarında 110 bin, ön lisans programlarında ise 211 bin olmak üzere toplam 322 bin kontenjan boş kalmış durumda.

Ne acı bir durum değil mi? 12 yıl boyunca eğitim alıp akıntı ortasında çaresiz kalmak .. Veya lisans ya da ön lisans eğitimini tamamlayıp yıllarca istihdam edilmek için çırpınmak.. Evet ne yazık ki şu an durum böyle.. Tıp ve diş hekimliği gibi bir iki alan dışında ülke ihtiyacından daha fazla kontenjan oluşturulduğu için 14, 16 veya 17 yıllık eğitimin sonunda ne oluyor aslında hepimiz günlük hayat içinde şahit oluyoruz..

Kimi mezun olduğu alanda sadece kamuda çalışabilme imkânı olduğu için birkaç yıl KPSS’den yüksek puan almak için çırpınıyor. Pek azı başarılı oluyor, çoğu ise bu yıldırıcı süreçten sonra pes edip maişetini sağlayacağı çoğunluk düşük ücretli başkaca alanlara yöneliyor. Örneğin bu yıl okul öncesi öğretmenliğinin kontenjanı 5 bin, ilahiyatın ise 17 bin dolaylarında idi. Peki biz ülke olarak özel sektörde çalışma alanı gayet sınırlı olan bu bölümler için dört yıl sonra kamuda 5 bin okul öncesi öğretmeni, 17 bin ilahiyat mezununu istihdam edebilecek miyiz?

Kimilerinin ise mezun olup edindiği mesleğin çalışma alanı çoğunlukla özel sektör, kısmen kamu oluyor. Böyle olunca mezun sayısının çokluğu nedeniyle ya çok düşük ücretlerle iş bulunuyor ya da artık bir meslek diploması olan gencimiz mesleğiyle hiç alakalı olmayan işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Bu yıl şahit olduğum bir durum: Eskiden elektrik-elektronik mühendisliği en popüler bölümlerden biriydi, ama gelin görün ki geçen yılki yerleştirmelerde 10’a yakın programın tercih edilmediği için taban puanı bile oluşmamış. Neden peki? Sebep/ler aslında çok açık:  İş bulma olasılığının düşük oluşu, ha bire açılan bölümlerde akademisyen yetersizliğinden dolayı verilen eğitimin kalitesiz oluşu..

Bu böyle mi olmalı? Bence hayır.. Şu an bildiğim kadarıyla 118′i devlet, 65′i ise vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 183 üniversite var. Binlerce bölüm, yüz binlerce kontenjan.. Tercih edilmeyen bölümler..

12 yıllık zorunlu eğitimi tamamlayan hemen tüm gençlerimiz geleceğini garanti altına alabileceği bir meslek edinmenin yolunu arıyor. Çünkü meslek edinmenin başkaca yolu yok.

YÖK bu yıl ilk defa binlerce adaya neden tercih yapmadıklarını sordu. Öncelikle şunu belirtelim ki ankete katılanların yüzde 40'ı üç ve daha fazla, yüzde 32'si ise ilk defa üniversite sınavına girdiğini belirtmiş. Tercih yapmama sebeplerine gelince; ilk sırayı öğrencinin tercih edeceği bölümden mezun olduktan sonra iş bulma imkânı, ikinci sırayı ilgili bölümün giriş puanı, üçüncü sırayı ise üniversitenin bulunduğu şehir alıyor. Aslında ilk iki sebep aynı kapıya çıkıyor.

Bütün bunlar yükseköğretim politikalarının da eğitimin diğer kademeleriyle birlikte bütüncül bir anlayışla ülke realiteleri gözetilerek yeniden değerlendirilmesinin ve yapılandırılmasının muaccel olduğunu gösteriyor. Aslında bu konuda yapılmış önemli çalışmalar da yok değil. Örneğin; Prof. Dr. Mahmut Özer (Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörü), Prof. Dr. Ömer Açıkgöz (Milli Eğitim Bakanlığı Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü), Alev Alatlı, (Dr.H.C., Kapadokya Meslek Yüksekokulu Mütevelli Heyeti Başkanı) ve Funda F. Aktan’nın  (Kapadokya Meslek Yüksekokulu Müdürü) birkaç yıl önce birlikte hazırladığı yükseköğretim reformu raporunda önemli tespitler ve çözüm önerileri var.

Raporda, “Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşılmasının olmazsa olmaz koşulu sürdürülebilir ve kapsayıcı büyümeyi gerçekleştirebilecek beceri ve nitelikleri haiz işgücüdür. Eğitim sisteminde yeniden yapılanma bugünkü sorunlardan ziyade yükseköğretim alanında dünyadaki muhtemel gelişmeler ile Türkiye toplumunun ve ekonomisinin yarına dair taleplerini göz önüne alarak gerçekleştirilmelidir. Eğitim sistemimizin felsefi temeli, metodolojisi ve bilimselliği yeniden kurgulanmalı; sistem hem kendi içinde, hem de uluslararası sistemler ile entegre çalışabilmelidir. Özgürlük, farklılık, çeşitlilik, esneklik, şeffaflık, demokratiklik ve talebe duyarlık ile çıktı kontrollülük, sistemi şekillendiren temel referanslar olmalı; eğitimin amacı, misyonu ve vizyonu dâhil, örgütsel ve bilimsel tasarımı, içeriği, kalitesi, uluslararasılaşması, üretim kabiliyeti, rekabet gücü, şeffaflığı, hesap verebilirlik ve demokratikleşme gibi çağdaş kriterleri kapsamalıdır.” görüşleri açıklandıktan sonra eğitimin bütün kademeleri ile ilgili reform önerileri yer almakta. (1)

Bunlardan dikkatimi en çok çeken ise yükseköğretime geçiş sistemi ile ilgili öneri. Öneri şöyle:

“Sistem, MEB’e çıktının niteliğine dair geri bildirim yapacak şekilde yapılandırılmalıdır. MEB tarafından yapılacak bakalorya benzeri sınavlarla ortaöğretimin öğrenciye kazandırdığı anadilde okuma ve anlama, matematik ve fen alanlarındaki yeterlik ölçülmeli; öğrencinin bireysel başarısı diploma notu aracılığı ile hesaba katılmalı; temel beceri derslerindeki (Türk Dili ve Edebiyatı, Matematik, Fen, Yabancı Dil) başarıya ağırlık verilmelidir.

Yükseköğretime geçiş sisteminde eleme de ÖSYM tarafından yapılan sınavın bütündeki ağırlığının azaltılması ve çıktı kontrolündeki verilerin de hesaba katılması ile yapılmalıdır. Önerimiz, yükseköğretime yerleştirmede esas olacak puanın aşağıdaki şekilde hesaplanmasıdır:

1. Anadilde Okuma ve Anlama, Matematik, Fen Ölçülmeli %40(MEB)

2. Öğrencinin Diploma Notu %20 (OKUL)

3. Öğrencinin Türk Dili ve Edebiyatı, Matematik, Fen, Yabancı Dil Not Ortalamaları %10

4. Üniversite veya ÖSYM Tarafından Yapılacak Sınav %30”

Şerif Mardin’in istisnasız herkesin insanî potansiyelini ortaya çıkarmaya yönelmiş bir cemiyet oluşturma hedefinden bahsetmiştim bir önceki yazımda. Bence bunu başarmanın yollarını aramalıyız. İnsanımızın her birinin özündeki cevheri kuvveden fiile çıkaracak, kendi medeniyet tarihimizin deneyim ve birikimleri ile eğitim alanında rüşdünü ispat etmiş Japonya gibi muasır ülkelerin tecrübelerini mündemiç hale getireceğimiz bize münhasır bir eğitim sistemi kurmamız mümkün değil mi?

Sadece serzenişte bulunmayıp eğitim sistemimizle ile ilgili şahsî önerilerimi sunayım. Tabii önerilerimiz, Sezai Karakoç üstadın “Bizim işimiz bir kibrit çakmak; dünyayı yakmak için değil, dünyayı ışıtacak meşaleyi tutuşturmaya kendi çapımızda yardımcı olmak için.” maksadını taşıyor:

- Temel eğitim 6, ortaokul 3 ve lise eğitimi 3 olmak üzere toplam 12 yıllık eğitim zorunlu olarak verilmelidir.

- 6 yıllık temel eğitimden sonrasındaki eğitim tamamen meslekî eğitim olmalıdır. Yani meslek liselerinin orta kısımları yeniden açılmalı ve mesleki eğitim 3+3 şeklinde 6 yıllık olmalıdır.

- 6 yıllık temel eğitimin ilk üç yılında haftalık ders saati 25, son üç yılında 30, ortaokulda 35, lise eğitiminde teorik eğitim 25 / uygulama eğitimi 20 saat olmak üzere 45 saat olmalıdır

- Önceleri düz lise, genel lise diye tabir edilen, sonradan temel lise, Anadolu lisesi diye adlandırılan tüm kurumsal yapılar tamamen lağvedilmelidir, çünkü bu okullar 12 yıl eğitim sonunda öğrenciye çalışma hayatı için hiçbir nitelik kazandırmamaktadır.

- Yükseköğrenimini sağlık alanında okumak isteyen öğrenciler sağlık meslek lisesine, iktisadi-idari bilimlerde okumak isteyen öğrenciler iktisadi-idari bilimler (ticaret) meslek lisesine, mühendislik-mimarlık gibi bölümlerde okumak isteyen öğrenciler endüstri meslek lisesine vb. gitmelidir. Tabii bu meslek liselerinde genel meslekî dersler olmalı, şu anda olduğu üzere branşlaşma olmamalıdır. Ancak branşlaşma tematik liseler aracılığı ile sağlanabilir.

- Fen ve sosyal bilimler liselerine sadece öğretmenlik, fen ve sosyal bilimler alanlarında akademik kariyer düşünen öğrenciler gitmelidir. Kontenjanı çok sınırlı olması gereken Fen-edebiyat fakülteleri tezli yüksek lisansı da içerecek şekilde 6 yıl olmalı ve bu fakülteleri bitiren öğrenciler bilim adamı-akademisyen adayı olmalı, ÖYP programlarında bu adaylara öncelik verilmeli, devletin ilgili kurumlarında Ar-Ge uzmanı olarak istihdam edilmeleri sağlanmalıdır.

- İmam-hatip liseleri, tüm lise türlerinin (meslek liseleri, fen ve sosyal bilimler liseleri) programları uygulanacak şekilde yapılandırılmalıdır.(İmam-hatip fen lisesi, İmam-hatip sosyal bilimler lisesi, İmam-hatip sağlık meslek lisesi gibi..)

- 6 yıllık temel eğitimden sonra öğrencinin hangi tür ortaokula yönlendirileceği, okul rehber öğretmeni, sınıf öğretmeni, 4,5 ve 6. sınıfta branş derslerine giren öğretmenlerin kanaatleri ve yaptıkları bilimsel ölçekler ışığında olmalıdır.

- Ortaokul sonunda yine okul ve RAM tarafından uygulanan ölçekler ve öğretmen kanaatleri doğrultusunda başka tür okula geçiş hakkı tanınmalıdır. Bu öğrenciler geçtikleri okul türüne hazırlık amaçlı 1 yıl telafi eğitimine tabi tutulmalıdır.

- 5 ve 6.sınıf düzeylerinde uygulanacak BİLSEM sınavlarıyla belirlenen üstün zekâlı öğrenciler, Bilim-Sanat Merkezlerinde doğrudan -başka okula gitmeyecek şekilde- eğitilmeli ve bu öğrenciler zorunlu eğitim sürelerine tabi olmadan belirlenen yeterlilik hedeflerine ulaştıklarında yetenekleri ve istekleri doğrultusunda yükseköğrenime doğrudan geçebilmelidirler. Böylece ülkemizden de yirmili, otuzlu yaşlarda profesörlerin yetişmesinin önü açılmış olur. Ayrıca bu öğrenciler tüm eğitim hayatları boyunca devlet tarafından ekonomik güvence altına alınmalıdır.

- Yükseköğretime geçiş, yukarıdaki raporda belirtilen esaslara göre yapılmalıdır. Tüm lise türlerinden mezun olanlar tercih etmeleri halinde bu merkezi sistemin yerleştirmesiyle Polis MYO/ Polis Akademisi veya Milli Savunma Üniversitesi MYO ve Harp Akademilerine yerleştirilir.

- Herhangi bir meslek lisesini bitiren öğrenciler ara eleman-tekniker, okuduğu mesleğin devamı niteliğinde olan 2 yıllık meslek yüksekokulunu bitiren öğrenciler teknisyen unvanı almalıdır.

- Meslek liselerinin tüm sınıf düzeylerinde yarım gün okulda teorik eğitim, yarım gün reel hayattaki iş sektörlerinde uygulama eğitimi yapılmalıdır.

- İlkokul öğrenimini tamamlayan öğrencilerden dileyenlerin, istedikleri zanaat dalında ikişer yıllık çıraklık-kalfalık-ustalık zanaat eğitimi almaları sağlanmalıdır. Bu öğrencilerin, bu eğitimlerinin yanı sıra genel açık ortaokul ve genel açık lise eğitimi alması zorunlu olmalıdır. (Aşçılık, şoförlük, kuaförlük gibi bölümlerin eğitimi, meslek yüksekokullarında değil zanaat eğitimi kapsamında temel eğitimden sonra zanaat okullarında sağlanmalıdır.)

- Güzel sanatlar ve spor liseleri lağvedilip yerine tüm ortaokul ve lise türlerinde okuyan öğrencilerinden dileyenlere haftaiçi okul saatleri sonrasında ve/veya haftasonu eğitim verecek güzel sanatlar ve spor eğitim merkezlerine dönüştürülmeli. Herhangi bir lise eğitimi ve bu tür yetenek eğitimi alanlar güzel sanatlar akademisine veya ilgili spor lisans bölümlerine başvuru hakkına sahip olabilmelidir.  

- 2 yıllık meslek yüksekokulunu bitiren öğrenciler dilemeleri halinde dikey geçiş sınavları ile ilgili bölümlere geçiş yapabilmelidir.

- Yükseköğretim kontenjanları ülkenin ihtiyaç realitelerine göre kesinlikle sınırlandırılmalı. Yükseköğretime yerleşemeyenler bitirdikleri meslek lisesi türüne göre ara eleman, tekniker veya meslek yüksekokulu mezunu teknisyen olarak istihdam edilmelidir.

- Lise veya yükseköğrenimden önce isteyen tüm öğrencilere 1 yıl yabancı dil eğitimi verilmelidir.

- Öğretmenlik Kariyer Basamakları: 2 yıl aday öğretmen, 8 yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra yapılacak uzmanlık sınavı sonuçları ile 10 yıl süresince kurum yöneticilerinin tamamının (müdür, müdür başyardımcısı, müdür yardımcılarının) ayrı ayrı verdikleri performans notlarının aritmetik ortalamasının eşit oranda değerlendirilmesi suretiyle ortaya çıkan sonuca göre önceden belirlenmiş başarı baraj puanını aşanlar, 8 yıl boyunca uzman öğretmen olur. Aşamayanlar, bir sonraki sınavda aynı değerlendirmeye tabi tutulur. 8 yıl uzman öğretmen olarak çalışanlar, başöğretmenlik sınavına başvurabilir. Başöğretmenlik sınavı sonucu ile uzman öğretmen olarak çalıştığı yıllardaki kurum yöneticilerinin tamamının (müdür, müdür başyardımcısı, müdür yardımcılarının) ayrı ayrı verdikleri performans notlarının aritmetik ortalamasının eşit oranda değerlendirilmesi suretiyle ortaya çıkan sonuca göre önceden belirlenmiş başarı baraj puanını aşanlar, başöğretmen olur. Uzmanlık ve başöğretmenlik sınavları 2 yılda bir yapılır.

- Her kariyer basamağının ve hizmet bölgesinin maddi getirileri farklı olmalıdır. Ayrıca hizmet puanının hesaplanmasında uzmanlık ve başöğretmenlik sınavlarında alınan puanlar, öğretmenin çalıştığı hizmet bölgesi, kıdem yılı, kurum amirlerince verilen performans notlarının aritmetik ortalaması belli oranlarda etkili olmalıdır.

- Eğitim yönetiminde kesinlikle eğitim yönetimi lisans veya yüksek lisans eğitimi alan kişiler öncelikli görevlendirilir. Bu kişiler,  5 yıl müdür yardımcılığı, 5 yıl müdür başyardımcılığı yaptıktan sonra müdürlük görevine atanabilir. Ayrıca müdür başyardımcılığı ve müdür yardımcılığı, sadece uzman öğretmenlerin girebileceği yazılı sınav ile müdürlük ise sadece başöğretmenlerin katılabileceği yazılı sınav ile belirlenir. İlçe milli eğitim müdürleri, il ve ilçe milli eğitim müdür yardımcıları, şube müdürleri en az beş yıl müdürlük yapmış başöğretmenler arasından il milli eğitim müdürünce seçilir.

- Öğretmen, idareci atamalarında güvenlik soruşturması yapılmalı, mülakat kesinlikle kaldırılmalıdır.

- Maaş karşılığı ders saati 15, destekleme kursları dâhil zorunlu çalışma ders saati 30 olmalıdır.

 Daha da detaylandırılabilecek, eksiği-yanlış tarafları muhakkak olabilecek bu önerilerimiz sadece en doğruyu arayış çabası.

Yazımı, Cemil Meriç’in Jurnal’inde yer alan “Yapraklar” başlığından bir alıntıyla bitireyim:

“Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi.. Hakikat ve sevgi.”

 

1. Reform taslağının tamamına ulaşmak isteyenler “ http://www.alevalatli.com.tr/dosyalar/pdf/Yuksekogretim_Yasa_Tasarisi.pdf  “ adresinden indirebilirler.

 

HASANKEYF-MARDİN GEZİSİ

 


Okulumuzun, uygarlıklar beşiği ülkemizi yerinde görerek, gezerek tanıma amaçlı kültür gezilerinin ilkinde bu yıl Diyarbakır, Batman, Hasankeyf ve Mardin’in tarihi, coğrafi, kültürel zenginliklerini keşfe çıktık.

16 Mayıs Cumartesi sabahı Adıyaman Valiliği önünde Adıyaman Ünal Turizm otobüsüyle  başladık seyahatimize. 12 öğretmen ve 9,10,11 ve 12.sınıftan 34 öğrencimizin katıldığı gezinin organizatör ve koordinatörlüğünü Matematik öğretmenimiz Abuzer Kaygusuz ve Felsefe öğretmenimiz Abdülbaki Şahin üstlenmişti.

İlk olarak güzergahımız üzerinde olan Atatürk Baraj Gölüne selam verdik, ne de olsa o ülkemizin en büyük baraj gölü ve Adıyaman’ımızın da coğrafi zenginliklerinden.

 

Gezimizin ilk ayağında mazisi M.Ö 7000 yıllarına Cilalı Taş Devri’ne kadar uzanan Diyarbakır’dayız. Anadolu tarihinin taşlara yazıldığı kent diyor mihmandarımız Diyarbakır için.Köklü bir tarihi olan bu güzel ilimizde kafilemize Ziya Gökalp Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı Nurettin Çiçek mihmandarlık yaptı. Bütün ihtişamıyla surlar bizi bekliyordu. Kalenin dört ana kapısından Mardin Kapı’dan şen gönüllerle giriyor,

surları temaşa ediyoruz. Surlar, şu anda Sur içi denilen eski Diyarbakır'ı bir kalkan balığı şeklinde kuşatmış durumda. Surların üzerinde bulunan kitabeler dile kolay on iki medeniyete şahitlik ederek onları zamanın kötülüklerinden korumuş. M.Ö. 3000 yılında şehre hakim olan Hurriler zamanında kurulduğu sanılan surların uzunluğu 5 km. Duvar yüksekliği 12, genişliği 3-5 m. arasında. Bazılarımız Ulubatlı Hasan edasıyla surlara fatihane bir duyguyla çıkıp şehri yüksekten gözlemliyor.

 

Geleneksel mimarimizin özelliklerine özgün nitelikleriyle renk katan Diyarbakır konaklarının en güzel örneklerinden Gazi Paşa Konağı’ndayız. Rengarenk gül vesair çiçekleriyle, havuzuyla huzur verici bir ortamı bulunan bu gibi konaklar (Cemil Paşa Konağı, İskender Paşa Konağı, Cahit Sıtkı Tarancı Evi, Ziya Gökalp Evi) son 20-30 yılda sur içindeki düzensiz yapılaşma sonucu yıkılmaya ve kaybolmaya başlamış. Gazi’nin konakladığı ve teneffüs ettiği bu mekandan Dicle Nehri’ne uzanıyoruz.

 

Nehrin lebinde bir çay bahçesinde Nehrin ve doğanın sükunetine teslim olup ruhlarımızı dinlendiriyoruz. Nehir, Diyarbakırlılar için kutsal sayılırmış ve "Allah 'a giden yol" olduğuna inanılırmış. Bu inançtaki Diyarbakırlı kadın ve genç kızlar her yıl Kurban Bayramı akşamı Dicle Köprüsü üzerinde toplanır daha önceden hazırladıkları yazılı dilekçelerini dualar okuyarak nehre atarlarmış. Böylece dileklerinin kabul olacağına inanırlarmış. Tabi bizim dileğimiz bu güzel yerlerde yaşayan insanların ilelebet huzur içinde yaşaması.

 

On Gözlü Köprü’den (Dicle Köprüsü) geçip Diyarbakır’dan ayrılmadan önce öğrencilerimizin üniversite ortamını yerinde müşahede etmeleri için  Dicle Üniversitesine gidiyoruz. Bünyesinde  11 Fakülte, 11 Meslek Yüksekokulu, 5 Yüksekokul, 3 Enstitü , 9 Uygulama ve Araştırma Merkezi, Devlet Konservatuvarı ile 1 Eğitim ve Araştırma Hastanesi yer alan üniversiteyi hafta sonu olduğu için etraflıca bir gözlemleyemiyoruz ne yazık. İçimizden Adıyaman Üniversitesinin de böyle köklü bir üniversite olmasını diliyoruz.

 

Dicle'nin hayat verdiği topraklarda seyahatimiz sürüyor.Adıyaman Ünal Turizm’in usta şoförlerinden Sadullah kaptanla Batman’a doğru yol alıyoruz. Seyahatimize Fatih Hoca’mızın esprileri ve neşesi eşlik ediyor. Herkes kendini çalan coşkulu müziğe ve kahkaha tufanına bırakıyor. 12. sınıf öğrencilerimizden Mustafa’nın folklorik enstanteneler taşıyan özgün oyunlarıyla eğlenceli bir yolculuğun ardından Batman’a varıyoruz. Vakit akşam.. Şehre hakim petrol kokusu karşılıyor bizi. Şehir merkezindeki turumuzdan sonra pansiyonunda konaklıyoruz. Bizi burada en güzel şekilde misafir eden Batman Cumhuriyet Lisesi Müdür Başyardımcısı Mehmet Rüzgâr’a teşekkür ediyoruz.

 

Sabah kahvaltısından sonra rotamız Hasankeyf.. Hasankeyf, sessiz ve keyifsiz. Dicle’nin kıyısında, zamanında medreseler, rasathane, darüşşifa ve diğer eğitim kurumlarıyla bölgenin ilim ve kültür merkezi olan Hasankeyf, eski ihtişamlı günlerini arıyor sanki. Ve kendine reva görülen makus kaderine teslim olmuş, sular altına gömülmeyi bekliyor. Bizanslıların MS 4. yüzyıla inşa ettiği yekpare taştan yapılan, “Taş Kalesi” de denen, bölgenin ikinci büyük kalesi, dimdik ve mağrur  bir şekilde hazin sonunu bekliyor. Abbasiler, Hamdaniler Mervaniler, Artuklular, Eyyubiler ye Osmanlılar dönemlerine şahitlik eden yaşlı kale tarih olmamak için yekpare bir anlayış ve duruş bekliyor; ama ne yazık ki yakın bir zamanda Ilısu Barajı nedeniyle bütünüyle sular altında kalacak.

 

Hasankeyf’ten ayrılıp yaşayan tarih Mardin’e yol alıyoruz. Ama önce zengin bir mimarî dokunun bağrında efsanevi görüntüsüyle insanı enfes bir zaman  tüneline götüren

Midyat. Midyat’ta bize hemşehrimiz Şenköy Şehit Aydın Acun İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni Ahmet Yokuş rehberlik ediyor. Fazla vaktimiz olmadığından Midyat’ta sadece Süryani Hristiyanlarının 3. büyük kilisesi Mor Gabriel Manastırı’nı ziyaret edebiliyoruz. Öncelikle pek çoğumuzun merak ettiği “Mor” sıfatının anlamı, “aziz” anlamına geldiğini öğreniyoruz Süryani manastır öğrencisi Yohanna’dan. Manastırın bir diğer ismi Süryanicede ''Rahiplerin meskeni '' anlamına gelen ''Deyrulumur''. MS 397 yılında kurulmuş, otantik bir yapı, şehrin biraz dışında. Yatılı Süryani öğrencilere lise eğitimi veriyor.

 

Vakit ilerliyor.Buradan Mardin’e geçiyoruz. “Taşlar ruhları akseder özünde nakış /

Heybetli kalesinin hikmetidir Hakk’a yakarış / Özünde, sözünde mertlik olanların yurdu /

Ataların yadigarı ve ulu Artuklu” demiş şair Mardin için. Mardin’de ziyaret edilecek çok yer var. Önce Deyr’ul Zafaran’dayız. Mardin’in yüzünün bir yanı Deyrul Zafaran, bir yanı Ulu Cami... Şehir birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir açık hava müzesi. Taşın insan yaşamındaki yerini, insan emeğinin taşı nasıl şekillendirdiğini görmek için dinlerin, mezheplerin harman olduğu bu güzel kenti bir süre gezip duyguyu gümüşle işleyen telkari işlemeli hediyeler alarak aracımıza dönüyoruz. Vakit akşam, bu güzel şehirden güneşin eşsiz batımını seyrederek ayrılıp sımsıcak insanı, havası, suyu, tarihi ve coğrafi zenginlik ve güzellikleriyle, kısaca her şeyiyle “kendimizin” olduğu şehre doğru yorgun ama mutlu gönüllerle dönüyoruz.

 

 

HATA BENİM, GÜNAH BENİM, SUÇ BENİM…

 


Âdem babamız, Havva annemiz letaif cennetinde.. henüz va’dedilmemiş ebed ülkesinde.. sonsuz nimetler içinde.. yalnız bir meyve yasak.. fanilik meyvesi.. ve nefs, şeytanın “ebed müddet yaşamak” va’dinin sanrısıyla el uzatır ilk günaha, hataya..(1) nefse ilk zulme.. ve düşer tertemiz bakilik elbisesine ilk leke.. bürünürler ceza olarak fanilik elbisesine.. inerler letaiften kesafet âlemine.. anlarlar nerde yanlış yaptıklarını.. dönerler Rabblerine.. “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve illem teğfir lenâ ve terhamnâ lenekunenne mine'l -hâsirîn: Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz." (2) İlk günah, ilk tevbe(Hakk’a dönüş, yöneliş)..

Ve İblis, “ben” dedi, “nar’dan, ateşten yaratıldım” dedi, kendini “yüce”lerden sandı, büyüklendi.. Rabbin emrine itaat etmedi, dönmedi yüzünü Hakk’a, Âdem’in hakkını teslim etmedi, Hakk’a teslim olmadı.. ilk hatası, hatasında ısrarı nar’ının fitilini ateşledi, lanetlendi.

Âdem, hatasını anlayıp tevbe etti, “adam” oldu; İblis, kibirlenip hatasını kabullenmedi, “şeytan” oldu.

 

ADAMLAR DA ŞEYTANLAR DA VAR OLACAK

“Layuhti-hatasız” olmayacağı bilincini sürekli koruyanlar, hatasını anlayıp merhum Neşet Ertaş’ın(3) türküsünde dile getirdiği gibi;

Bilemedim kıymetini, kadrini
Hata benim, günah benim, suç benim
Eliminen içtim, derdim zehrini
Hata benim, günah benim, suç benim
” diyerek  afv merciine dönüp bağışlanma dileyen “adamlar”, hep var oldular, var olacaklar..

Yaptıklarının, ettiklerinin, söylediklerinin hatalı olduğunu, yanlış olmadığını düşünüp a’malinde, ahvalinde ısrarcı olanlar, kendilerini kandırmak için sürekli bahaneler bulanlar, başkalarının yaptıklarına, ahvaline bakıp kendilerini “ama”larla, “ama o.., ama onlar..”la haklı çıkarmaya çalışanlar İblis’in şeytanlaşmasından beri hep var oldu, var olacaklar..

Bir vakit yaşanan bir hâl gereği şöyle bir şey paylaşma gereği duymuştum sosyal medya duvarımda: İnsan, kişiliğini, ahlakını oluşturan ma'navî ilkelerinden uzaklaşıp bulunduğu ve geldiği hal kendisine hoş, süslü ve doğru geliyorsa "ama"larla yaptıklarını gerekçelendiriyorsa ruhunu farkına varmadan kendisini kandıran şeytana teslim ediyordur.. Yazık, aynaya bak.. Bu, aynadaki, sen misin?

 

BEN NERDE YANLIŞ YAPTIM?

“Kibir, gurur, enaniyet, inat, yanlışta ayak direme, isyan, Bari’ye meydan okuma, Hakk’la, hakikatle cedelleşme” gibi yanlışlara düşen ‘nar’dan yaratılmış İblis’in şeytanlaşması gibi ‘toprak’tan yaratılmış insan da aynı sebeplerden şeytanlaşır. Hevasını ilahlaştıran bazı insanlar vardır ki kibir kalbini karartır, gözünü perdeler, kendini “layuhti, layüs’el” görür.. Bu yüzden “Allah’ım, neydi günahım, ben nerde yanlış yaptım?” diye düşünmemeyi, sormamayı adet edinir... Tâ ki hakikat duvarına toslayıncaya kadar..

Kimi de üstad Necip Fazıl gibi;

“Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.” diyerek bekaya matuf soruların fani cevaplarında fikir çilelerinden geçip aklının ve ruhunun aydınlanacağı, yanlışlardan doğrulara döneceği günü bekler:  Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...

Bir de kendi nakıs aklının kendine yettiğini düşünür bazıları.. Zihnindeki ateşten sorulara her dem gönlünü serinleten cevaplar bulurlar.. Hakikati perdeleyen zulmeti sonlandıran bir lamba yanıncaya dek.. Kendince bütün meseleleri “hall”etmiş adamın biri, Nasreddin Hoca'ya gelir, ‘şeytan ateşten mi yaratıldı?' diye sorar. Hoca ‘evet' der. Adam tekrar ‘Hoca, o zaman ateş, ateşi nasıl yakacak?' der. Hoca hemen yerden bir toprak keseğini (parçası) alır ve adamın başına vurur, adama da ‘başını acıttı mı?' der, o da ‘evet' der “hem de çook”. Hoca ‘bak topraktan yaratılana toprak nasıl acı veriyorsa ateşten yaratılana da ateş aynı şekilde acı ve elem verir değil mi?' der.

Acziyetinin, hata yapmaya mütemayil yaratıldığının, aklının ve ilminin cüz’i ve sınırlı olduğunun bilincinde olanlar ise “yakîn” yani ölüm gelinceye kadar, son nefeste geri dönülmez bir hatanın içindeyken teslim olma havfıyla her dem müteyakkız olurlar, tiril tirildir kalpleri. Ve bundan sebep kendilerinin sonunun nasıl olacağı için emin olmaz, emin tavırlarla ahkâm kesmez, emin konuşmazlar, bunu başkaları için de böyle düşünürler. Son zamanlarda –belki de her devirde böyleydi- kendini ve kendince kendine benzeyenleri “cennet”, karşıt olduğu ya da yaşam tarzını, dünya görüşünü beğenmediği kendine benzemeyenleri “cehennem” için yaratılmış gibi gören , gösteren ve bu minvalde birilerini “cehennem”e gönderip hatta bed-dualarıyla ateşini körükleyen birçok kendinibilmez ve dolayısıyla haddinibilmez tavır görüyorum etrafımda. Kimin son nefeste nasıl teslim olduğunun bu dünyalıklardan(insanın görmesi, bilmem kaç megapikselli kameralar vs.)hiçbir şahidi olamaz. Bunu ancak her şeyin Âlimi Allah bilir. Böylesine muhataralı, tehlikeli bir konuda yanlış yapmaktan Allah’a sığınırım. (4)

 

Dipnotlar:

1. Hristiyanlar, ilk günahın Hz. Âdem (as) ile Havva'dan nesilden nesile geçtiğine inanır ve bu günahtan arındırmak için çocukları vaftiz ederler. İslam’a göre bu inanç batıldır. Her insan, fıtrat üzere ve masum olarak dünyaya gelir ve sadece kendi günahlarından sorumludur.  "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez." En'âm Sûresi-164. Ayet

2. Araf Sûresi -23.Ayet

3.Bu vesileyle dört yıl önce irtihal eden “bozkırlaşmamış gönüllerin tezenesi” merhum Neşet Ertaş’a Hakk’tan rahmet diliyorum.  Sazını çalarken kendinden geçen, gönülden gönüle kapılar açan, aşkın dolusunu nefessiz içen
bu büyük ozanın Yunus edasıyla dile getirdiği ''Sakin ol ha, insanoğlu. İncitme canı, her can bir kalp , Hakk’a bağlı. İncitme canı, incitme.'' sözü mezar taşında yazılıdır.

Hatanın Sebepleri

 


Peki nedir insanı hataya sürükleyen? Hata, çoğu zaman çeşitli saiklerle ‘doğru düşünememe’den kaynaklanır. Bu saiklerin başında  ilimsizlik , bilgi eksikliği, cehalet, bağnazlık gelir.. Cehaletin zulmeti hatayı işlerken yapılan yanlışın görülmesine mani olur. Kişinin doğru bildiği yanlışlar, yanlış bildiği doğruların hasımı olur. Kişi ön yargılarından, peşinhükümlülükten, ön kabullerinden veya yalan yanlış bilgilerden-dezenformelerden arınmadıkça hata yapmaya devam eder.

Bir başka önemli amil ise aklı bir sarmaşık gibi saran “beşerî aşk, ihtiras, şehvet, korku, aşırı heyecan  ve panik hali, kindarlık, öfke, aşırı ümitsizlik” gibi duygulardır. Bu duyguların bulandırdığı zihin, akl-ı selimle düşünüp doğru kararlar veremez. Örneğin öfkeyle kalkıp zararla oturmamak için Yüce Rabbimiz, “Sakın bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” diye buyurur Maide sûresinin 8.ayetinde. Daha çok kazanma, daha çok şeye malik olma, daha çok güce erişme, daha çok meşhur olma gibi hırsların kurbanı olan “hel min mezîd”çilere (daha yok mu?culara) örnek vermeye gerek yok sanırım.  Aşk ve şehevat belalıları da bir o kadar var. Bu duyguların her birinden dolayı kürre-i arz üstünde el’an ve her an o kadar çok hata yapılıyor ki sonuçları kimi zaman kişinin kendisini, kimi zaman kişinin yakınlarını ve yakınındakileri, kimi zaman da koca bir kitleyi dahi etkileyebiliyor.

Travmatik yaşantılar da hata yapmanın önemli müsebbibidir. Kişi, travmaya sebep olan olayı yaşarken veya sonrasında akıl ve ruh sağlığı normalleşinceye kadar farkında olmadan küçük büyük hatalar yapabiliyor.

Bazen içinde bulunulan ortamın sosyolojik ve psikolojik koşulları, koşutları sağlıklı düşünmenin önünde aşılmaz bariyerler oluşturur ve kişiyi hataya sürükler. Bu şekilde hata yapanlar, pencereleri buğulanmış, filtrelenmiş bir zihnî hanenin içinde sadece kendi hanesindekileri, orada olup biteni, konuşulanı doğru olarak görür, hakikat güneşinin ışıklarını az ve kırılmış halde alır ya da hiç almaz..  ta ki pencerenin buğularını silip dışarıdaki aydınlığı görecek veyahut hanenin dışına çıkmaya vesile olacak bir dürtü, bir intibah, uyanış oluncaya kadar.. güneşin ışıklarıyla hemdem oluncaya kadar..

Yine benzer bir şekilde genellikle bir serkeşin arkadaşlığıyla girilen, “bi daha mı gelecen dünyaya” düşkünlüğünün hâkim olduğu bazı ortamlarda nefs-i emmarenin “ne olacak canım, bir kereden bir şey olmaz” çağrısına “olur” verenler, zamanla emreden nefsinin ve o yanlışın kölesi, bağımlısı olurlar. Şu da bir gerçek ki bir yanlışa alışan nefs, zamanla diğer yanlışları da yapmakta bir sakınca görmez..

Bir iş için gerekli olan niteliklerin, yeterliklerin ve yeteneklerin bulunmadığı kişi de hata yapmaya mahkûmdur. İşin ehli ve layıkı olmayanlar, bazen korkunç bazen absürt hataların mimarı olurlar.

Bir de tecrübesizlik var tabii.. Kişi teorik olarak istediği kadar bilgili olsun deneyimlenmemişse bilgisi büyük ihtimalle hata yapar, hatta hata yapa yapa öğrenir birçok şeyi. Ne demişler “Usta yapa yapa, çırak boza boza..”

Her birimiz, şöyle bir dönüp geçmişimize baktığımızda şu veya bu sebepten, irili ufaklı, sonuçlarına bazen üzüldüğümüz, bazen kendimizi affetmediğimiz, bazen de güldüğümüz bir sürü hata görürüz. “Yapılma, yıkılmadadır; topluluk, dağınıklıkta; düzeltme, kırılmada; murat, muratsızlıktadır... Her şey buna benzer.. öbür zıtlar ve eşler de hep bunlar gibidir.” diyor Mevlana. Yani çoğu zaman hatalarımız, günahlarımız, yanlışlarımızdır bize ”doğru”yu bulduran..  Önemli olan hata yapabilir olduğunu peşinen kabul edip yanlış yapmamak için teyakkuzda bulunmak ve hata yaptığını anladığında affedilebilecek bir hataysa özrünü kabullenip bağışlanma dilemek.. Rabbena la tuahiznâ in nesîna ev ahte’nâ: Rabbimiz, unuttuklarımızdan ve yaptığımız hatalardan bizi muaheze etme.”

 

HERKES GİBİ OLMAMAK İÇİN..

 


“Söylememek harcısı, söylemeğin hasıdır / Söylemeğin harcısı, gönüllerin pasıdır.” demiş koca Yunus. Bazen söz söylememek, söylemekten evladır; eğer söz sarf edeceksen gönüllerin pası silmelisin, demiş özlüce. Biz ikinci yolu tuttuk ve söylemeyi tercih ettik gönüllerimizin, dimağlarımızın pası silinsin deyu.  Bu anlayışla bu yıl da gazete yayınımıza devam etme kararı aldık. Okul olarak gazetemizin 9. sayısını siz değerli okuyucularımızla paylaşmanın heyecanı ve mutluluğuyla yayın hayatımızın bu üçüncü yılında süreli bir yayını sürdürebilmenin kıvancını yaşıyoruz. Zira okulumuzda yapılan birçok faaliyet gibi bu çabamız da okulumuzun benzerleri arasında kendisine öz ve özgün nitelik kazandıran farkındalık ve farklılık oluşturma çabası. Usta yazar ve şair Sezai Karakoç’un dediği gibi  “Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey; herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey..”

 

Zahmetli bir süreç sonunda sarf edilen emeklerin görünür olması, ekilen tohumların ürüne  dönüşmesi sevinç kaynağımız. Zahmetle rahmet arasında bir nokta fark olduğunun bilinciyle samimiyetle, ciddiyetle atılan küçük bir adımın zahmetleri rahmetlere dönüştürebileceğini umuyoruz. Gösterilen çabaların maddi herhangi bir karşılığı yok, belki tek karşılığı çabanın ürüne dönüşmesinden duyulan iç huzuru.. Bu huzurla diyoruz ki: “Çocuklar inanın, inanın çocuklar/Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.. /Motorları maviliklere süreceğiz..”

 

Gazetemizi çıkarmaktaki temel amaçlarımız tabii ki öncelikle okulumuzda yapılan faaliyetleri duyurmak ve daha da önemlisi beş seçenek arasına sıkışmış öğrencilerimize altıncı bir seçenek sunarak ifade yeteneklerini sergileyecekleri bir ortam sağlamak. Onları sığ ve tekdüze rutinlerden biraz uzaklaştırarak kültürel ve sanatsal çalışmalara yönlendirmek.. Bir anlamda gazetemiz aracılığıyla okulumuz açısından “zamanı fotoğraflıyoruz”. Okulumuz adına bir dağarcık oluşturuyoruz. Bunu yaparken bireysel gayretlerin yanı sıra ekip ruhuyla hareket ederek yeteneklerin emekle hizmete, ürüne dönüşmesini istiyoruz.  Bütün bunların yanında işin bir de edebi boyutu var. Hassaten benim için gazetemizin en önemli işlevlerinden biri öğrencilerimizin duygu, düşünce ve düşlerini serd ettikleri bir söz meydanı olması.. İnsanın diğer varlıklardan kamil ve müşerref kılan özelliklerinin başında kendini sözle ifade edebilmesi (tekellüm) geliyor. İfade sözlü veya yazılı olarak gerçekleşir. Yazılı anlatımın sözlü anlatıma göre birtakım avantajları var bilindiği üzere.. Söz uçuyor, yazı kalıyor..  Baş rolünü Antonyo Banderas’ın oynadığı 13. Savaşçı adlı filmde yazabilmenin değerini etkileyici bir şekilde anlatan bir sahne vardı, aklımda yer etmiş.. Sahile yazı yazan başkahramanın yanına gelen bir ümmi savaşçı ona “Sen sözlerimizi çizebiliyor musun?” diyordu. Yazabilmeyi belki çok güzel tarifleyen bir söz: Sözü çizebilmek.. Yani söze şekil kazandırmak, ruhuyla beraber.. İşte gazete söze şekil kazandıran bir araç işlevi görüyor. Bu araç sayesinde olmadığında yapılmayacak belki akla gelmeyecek şeyler yapılageliyor; bu araç söyleyecek sözü olanlara tercüme-i hal oluyor bazen, bazen “ağulu aşı yağ ile bal ediyor”..

 

Bu sayımızın içeriğine değinmeden önce okulumuzda görevde bulunduğu süre içerisinde bilgisi, birikimi,yorulmak bilmez çalışma azmiyle, yetkinliği ile öğrencilerimize yepyeni ufuklar açan, iki yıl boyunca gazetemizin yazı işleri müdürlüğünü sorumlu bir şekilde yürüten Yusuf Bardakçı hocamıza yaptığı tüm çalışmalardan, bilhassa gazetemize bugüne kadarki katkılardan ötürü şükranlarımızı sunuyor, Fen Lisesi’ndeki yeni görevinde başarılar diliyoruz.

 

Bu yıl aramıza yeni kalemler katıldı. Okulumuza bu yıl atanan değerli hocalarımız Abdurrahman Çalış, Abdulvahap Ballı, Eyüp Güneş bu sayımızda birikimlerinden birkaç damla bizlerle paylaştılar. Bunun yanı sıra Müdür Yardımcımız Ercan Sürün değişik Avrupa ülkeleriyle birlikte yürüttüğümüz “Keşfedilecek Hazineler”  projesi kapsamında ziyaret etitikleri İzlanda hakkındaki izlenimlerini yazdı. Öte yandan öğrencilerimiz okulumuza yeni gelen hocalarımızı tanıma amacıyla 10 soruluk bir anket çalışması yaptılar. Kadromuza yeni katılan öğretmenlerimize “Hoş geldiniz.” diyor, okulumuzda yapacakları çalışmalarda başarılar diliyoruz. Bu sayımızda okulda yapılan çalışmaların haberlerinin yanı sıra Sağlık Müdürü M. Emin Taş ile yapılan röportajla ilimizde sağlık hizmetlerinin geldiği durumu sütunlarımıza taşıdık. Bizim için medarı iftihar olan öğrencilerimizin üniversiteye yerleşmedeki başarısına yer verdik.Tabii ki yine öğrencilerimize ait yazılar iç sayfaları siyah beyaz olan gazetemizi renklendirecek. Bir sonraki sayımızda buluşmak dileğiyle..

İLİM

 

21.asrı, bilgi ve iletişim ismiyle müsemma milenyum çağını yaşıyoruz. Ve fakat ne aceptir ki ilmin dal budak saldığı, bilginin hard disklere sığmadığı bu devirde hakikî manâda âlim yok denecek kadar az ve hatta belki de yok. Çok keskin bir yargı oldu belki ama kanaatim bu minvalde. Tabii benim ilim ve âlim tabirleriyle kastettiğim 19.asırdan itibaren Batı’da aydınlanma çağı olarak zikredilen sadece aklın yön verdiği ve sınırlarını çizdiği bilim ve bilimadamı değil.

İmam-ı Gazalî, aklı akılla tükettikten sonra şöyle der: “Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl… Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey… Öyle yaptım ve kurtuldum.”

Allah’ın ilmi sonsuzdur ve sınırlı insan aklının her an yeniden var edilen varlığın künhününe külliyyen vakıf olması imkân dâhilinde değildir. Şöyle bir misal vereyim. Gözlenebilir kâinatta 170 milyar galaksi var olduğu sanılıyor. Bu galaksiler içinde 100 trilyondan fazla yıldız olduğu düşünülüyor. Güneşimizin bunlardan sadece biri olduğu ve dünyamızın da güneş sistemindeki gezegenlerden biri olduğunu düşünürsek evrende ne kadar yer kapladığımızı tahmin edebiliriz. İşte küllî ilim ile cüzî ilim arasında da en az bu kadar fark vardır. Yani bir kişinin aklıyla öğrenebileceği ilim, dünyanın evrendeki yeri kadardır. Yani bildiklerimizi bilmediklerimizin yanına koyarsak ya Sokrates gibi “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” ya da ilminden dolayı İmam-ı Azam olarak anılan Ebu Hanife (R.A) gibi “Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım arşa değerdi.” derdik.

İşte sadece aklıyla, aklın varabildiği ilimle insanın, evrenin varoluşunu bilmeye, anlamlandırmaya kalkmak, gaybı taşlamak, akıntıya kürek çekmek gibi bir şeydir ve abesle iştigalden öteye gitmez. Böyle yapmaya çalışanlar olmamış mı insanlık tarihinde? Olmaz mı hiç? Mesela Friedrich Wilhelm Nietzsche.. Sadece aklıyla girdiği üst-insanı bulma yolunda 44 yaşında beyin faaliyetlerini yitiren (kafayı yiyen) bir düşünür. Ve daha nicesi…

Kuranda “ilim, nur, hak ve din” kelimeleri tekil olarak geçer. Yani çoğulu yok, kesreti yok.. hepsi tevhide işaret ediyor.. Yani ilm’in, nur’un, hakk’ın-hakikat’in, din’in kaynağı kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Bir bakıma şöyle de diyebiliriz: İnsaoğlunun ve özellikle de son iki yüzyılda Batı’nın çoğullaştırdığı, dallara budaklara ayırdığı ilimlerin hepsi insanı “Bir” olan Allah’a götürür.  Bu gerçeği Said-i Nursi hazretleri şöyle dile getirmiş: “"Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder." Bir başka yerde de Üstad şöyle der: “Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir."

Hemen herkesçe bilinen bir söz Hz. Ali’ye isnat edilen: İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı. Bunu tevhide işaret şeklinde yorumlayabiliriz. İbn-i Arabî’nin bütün sayıların 1’lerin toplamından oluştuğuna işaret etmesi gibi. Yani aslolan ve aslında var olan tek rakam 1’dir, başkası yok, gerisi yok, yani sıfır. Ve insanoğlunun bin yıllar sonra karşılaştığı hakikat: Bilgisayarın temel çalışma prensibi ikili sayı sistemi yani sadece 0 ve 1 den oluşan kodlamalardır. Yani “La ilahe- illallah”.

 Bu arada çoğaltma ile artırma mevzuuna da değinmemiz gerekecek. Kur’an-ı Kerîm’de (Taha-114) ““Rabbi zidnî ilmâ-Rabbim! İlmimi arttır.” diye bir dua vardır. Peygamber Efendimiz (SAV) ilmini arttırması için Rabbine dua etmiştir. İşte bu noktada sözü Dücane Cündioğlu’na verelim:

Burada kısaca 'artma' ve 'çoğalma' sözcüklerinin farklı anlam taşıdıklarına işaret etmeli, belki bir de maksûdu açık kılmak için misâl vermeli: Sözgelimi dikkatin artması başka, çoğalması başkadır. Dikkatin artması, bir şey üzerindeki dikkatin (ihtimamın) artması demek... Dikkatin çoğalması ise dikkatin kendisiyle değil, kendisine yöneldiği şeylerle alâkalı... Karıştırılan yer de burası: ilkinde dikkatin miktarı artıyor, ikincisinde dikkat edilen şeylerin miktarı çoğalıyor. İlim de böyle... çoğulu yok... aslında o bir noktaydı, noktadan ibaretti... daha açıkçası ilim bir tek şeyin ilmiydi... esasen bilinmesi gereken bir tek şey vardı, o şeye dair ilmin artması umulabilir, istenebilirdi; zira tüketilmesi, tamamlanması mümkün değildi.”

Modern çağda aklı ve bilimi hayatın merkezine yerleştiren Batılı pozitivistler, ilmi bilmeye dayandırıp ayırıp çoğalttılar: Pozitif bilimler, sosyal bilimler, formal bilimler, siyasal bilimler..  ve bunların dalları. Her biri farklı bir alanda farklı gerçekliklere işaret ediyormuş gibi göstermeye çalıştılar. Amaç akla ve hevaya tapınan insanlardan oluşan toplumlar yaratmak. Batı bilim dalları içinde din ilimlerini göstermemişti, çünkü onlara göre din ilimle ilişkilendirilemezdi. Şimdi biz ne yapmalıyız?

Tevhidî bir bakış açısıyla kesretteki vahdeti görecek-gösterecek bir yöntemle tüm ilimlerle kuşanmalıyız, zira bunu yapmazsak Peyami Safa’nın tabiriyle “ parçayı bütüne, atomu Allah’a bağlayan bir kavrayış idrakinin züğürdü” oluruz. Hal böyle olunca Said-i Nursi hazretlerinin işaret ettiği şu tehlikeyle her daim yüz yüze kalacağız: "Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.“

 

 

İRFANSIZ MAARİF OLUR MU?

 


"Maarif sistemi, ilim, irfan ve hikmet yolculuklarının güzergâhlarını belirler, yapıtaşlarını döşer. Bütün büyük medeniyet atılımları zihniyet atılımlarıdır.” diyor kendini, medeniyetimizin yeni bir ruhla ihyasına adayan Yusuf Kaplan geçenlerde yazdığı bir yazısında.  Bu cümlede dikkatimi celbeden iki anahtar kelime var. Biri “maarif”, diğeri ise “irfan”. İkisi de aynı kökten türemiş kelimeler. Arifler, bilir, zaten onlara tarif de marifet değil.

Kaplan, kişinin irfan mertebesine vasıl olması için önce ilim talim etmesi gerektiğini söyleyip irfan mertebesine erişen kişinin ise ilmini amele dönüştürmesi, hayatına aktarması lüzumunu öngörüyor. Son aşama olan hikmet mertebesinde ise Allah’ın (cc), o kişiye bilmediklerini de öğreteceğini, lütfedeceğini belirtiyor.

Yeni Maarif yani Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk Bey’in, geçtiğimiz günlerde bakanlıkta görevli tüm öğretmenlere gönderdiği mailinde “Öğretmenlik, sadece öğrencilere bazı bilgileri öğretmek değil, daha ziyade öğretmenin kendi kemalatını tamamlama ve olgunlaşma yolculuğudur.” ifadelerine yer vermesi, eğitime bakış açısının benzer minvalde olduğunu gösteriyor. Eğitim bireyden başlayarak toplumun olma, olgunlaşma yolculuğu değil midir? Yani, insanın, toplumun kamil olması, her bakımdan kemalata ermesi..

Geçenlerde değinmiştim Niyazi Mısrî (ks) de “İnsan-ı kâmil olmaya, lazım olan irfan imiş.” der bir şiirinde. Peki, maarifin temelinde yer alması gereken, bireyin tekâmülünün ön şartı olan “irfan” ne demek. Bu hususta sözü erbabına bırakmak belki de en iyisi..Üstad Cemil Meriç şöyle tarifler irfanı “Kültürden İrfana” adlı eserinde:

“İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime.

İrfan, insanoğlunun has bahçesi.. İrfan ayırmaz, birleştirir..

İrfan kendini tanımakla başlar.. Tecessüsü madde dünyasına çivilemeyen, zekâyı zirvelere kanatlandıran, uzun ve çileli bir nefis terbiyesidir, irfan.

İrfan, kemâle açılan kapı, mealle taçlanan ilim..

İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü..”

Üstad, “kültür-irfan” mukayesesinde monadolojik (millet ya da alt unsurlara özgü bölünemez töz) yapısından dolayı ve bu sebeple ayrıştırıcı olarak gördüğü için kültürden, ayrıştıran yönleri değil ortak ve birleştiren yönleri ön plana çıkaran irfana doğru bir yol bulmamız gerektiğini öne çıkarır. İrfanı “gnosis” yani “uyanmış bilincin tecrübesiyle elde edilen bilgi” olarak görür ve irfanın, eğitimin aslî ve vazgeçilmez temeli olması lüzumunu vurgular.

Tanzimat’tan beri Osmanlı-Türk aydınlarının çoğu Batı’dan devşirdikleri ve bize ait olmayan “hars”ı “bize göre” kılmaya çalışıp bu terkibi “bize özgü”ymüş gibi sundular. İnhitat yani aşağılık duygusuyla kendi irfanına olan itimatlarını yitirdi ve yine üstadın ifadesiyle şu hazin durum ortaya çıktı: “Zavallı Türk aydını... Batılı dostlar alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlaşır.”

Sonuçta ne oldu? Gelin Hicranî’nin türküsünden dinleyelim:

“Yakın iken uzak ettin yolları /Mihnet ile yetirdiğim gülleri / Vardın gittin bir kötüye yoldurdun..

Hicrani'yem der ki bakın halına /Dağlar dayanmıyor ah u zarıma / Elim ermez oldu kisb ü kârıma /Çünkü gül yüzlümü elden aldırdım.” 

Bugün gelinen noktada biz ne yapmalıyız? Bence eğitim öncelikli olmak üzere hayatın her alanında tıpkı Batı’nın modernleşmesini kendi kökleri üzerine kurgulaması gibi biz de irfan geleneğimizden yararlanarak medeniyetimizi dünya insanlığı için iddialı bir konuma getirmenin yollarını aramalıyız. “Cihân ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler. O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.” diyor ya Hayalî, kendimizi tanıyıp kendi cihanımızın ummanındaki inci mercanları keşfedersek bu hedefimiz hayal olmaktan çıkar.

Bu konulara kafa yoran bir yazarın tam bu noktada şöyle tespitleri var: “Tüm belirleyici güç ve çevrelerin, asırlık zihinsel kodların, ön kabullerin, kemikleşmiş oryantal bakışların ötesine bir sıçrama yapılarak ulaşılacak bir yerdir burası. İrfan geleneğinin içeriğini tasavvuf birikimlerinin oluşturduğu şüphesizdir. Ancak bu içerik her hali bir hikmet ile donatılmış olan Güzellik Nebi’sinin yaşam biçiminin temelleriyle berrak bir görüntü sunabilir. İnsan ile insanlar arası ilişki yanı sıra insan ile eşya ve varlık arasındaki ilişkiye dair kodlar, Allah’ın (cc) isimlerinin kesif âlemdeki açılımlarıyla insani zaviyeden karşılığını bulduğu bir düşünüş ameliyesi, irfanî geleneğin güncelleştirilmesine dönük bir zemin oluşturabilir. Burada tasavvuf ile selefi düşüncenin kol kola bir yürüyüşünden söz etmek yerinde olacaktır. Birinin diğerini nakz eden değil, farklı algı biçimindeki görüntüsü olarak anlaşılmalı.”

Bugün hala sıklıkla kullandığımız “halk irfanı”nın temelinin asırlar öncesinde mayası sağlam atılan bir geleneğe dayandığını söylemek sanırım abartı olmaz. O irfan ki en zorlu zamanlarda, süreçlerde bile özvarlığına, namusu olarak gördüğü değerlerine aleni saldırılar olduğunda doğru tavrı belirlemekte bir an tereddüt yaşamamış. Bu irfana sahip insanların çoğu, modern eğitim süreçlerinden geçmemiş, diploma, konum, mal mülk, şöhret sahibi olamamıştır ama kendisini hor ve hakir gören, “göbeğini kaşıyan adam, dağdaki çoban vs. vs.” olarak aşağılayan ebleh çağdaşlarından ne kadar firasetli olduğuna da yakın tarihimiz çok kez şahitlik etmiştir.

Tabii bu irfan geleneğinin temelinde “insanı insan yapan toplumsal eğitim süreçleri” yer alıyor. “Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet, diğerkâmlık, yardımlaşma” gibi değerler daha çok informel toplumsal ortamlarda kazandırılıyor. Daha çok haz ve şehevat, daha fazla güç ve imkân, daha fazla kazanç gibi bireysel edinimlerle tatmin hedefini gerçekleştirmeye çalışan modern eğitim anlayış ve yapı-kurumlarıyla “irfan” sahibi nesillerin yetiştirilemeyeceği gün gibi aşikâr.

“O halde çözüm nedir?” diyenleriniz olacak tabii ki..  Çözüme geçmeden Mevalid’ül İrfan-İrfan Sofraları’ndan nasiplenelim biraz ve hal-i pürmelalimize ilişkin birkaç mısra okuyalım eser sahibi Niyazi Mısrî’den:

“Nadanı terketmeden yaranı arzularsın / Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın.

Man arefe nefsehu, fakat arefe rabbehu /Nefsini sen bilmeden, sübhanı arzularsın.

Sen bu evin kapısın, henüz bulup açmadan / İçindeki kenz’i biyanı arzularsın.

Taşra üfürmekle yalazlanır mı ocak? / Yüzün Hakk’a dönmeden ihsanı arzularsın.

Dağlar gibi kuşatmış “benlik” günahı seni / Günahını bilmeden, gufranı arzularsın.

Cevizin yeşil kabını yemekle tat bulunmaz/ Zahir ile ey fakih Kur’anı arzularsın.

Gurbetliğe düşmeden mihnete sataşmadan / Kebap olup pişmeden püryanı arzularsın.”

Gelelim çözüme. Çözüm bence Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk’un dediği gibi masadaki tuzluğu değil, masanın tümünü değiştirmeye matuf adımlar atmak. Örneğin, eski Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez’in geçenlerde katıldığı bir tv programında önerdiği üzere irfan geleneğimizin taşıyıcı kurumları olan tekkelerin yine yeniden resmî hüviyetle açılması, çözüm yollarından biridir bence.

Neden eskiden olduğu gibi ilim okullarda, irfan tekkelerde edinilmesin ki.. Neden Mevlevî, Kadirî, Bektaşî, Nakşibendî  vs. tekkeleri, dergâhları, âsitaneleri, hankâhları halk irfanını yaşatmada yeniden rol almasın ki?

Yozlaşmamış, paçozlaşmamış bir anlayış ile, “İlimsiz tasavvuf olmaz.” ilkesiyle, “iyi olma, iyilik yapma, iyileştirme” amacıyla, “gönülleri fethetme” şuuruyla hareket eden; merdiven altı olmayan, kendine değil cemiyete adam gibi adamlar yetiştiren, Diyanet’çe denetlenebilen şeffaf kurumsal yapısı olan tekkelerin, gittikçe irfansızlaşan ruhumuza bir nefha getirebilceğine inanıyorum. Çok gerekli değil, düşüncesinde olanlara şunu anımsatayım: Yusuf Kaplan’ın tespitiyle 36 Osmanlı padişahının birkaçı hariç hepsi mürîd idi veya Necip Fazıl, Erdem Beyazıt gibi düşünce ve yazın dünyamızın önemli isimlerin gönülleri bu gelenekle aydınlanmış idi.

 

Yazımı Hz. İsa’nın Maide Sûresi 114. ayetinde geçen şu duasıyla bitireyim: "Allah'ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve Sen’den bir mucize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın." Allah bize de irfan sofralarından nasiplenmeyi nasip etsin.

*** "Kime yazıyorsun bu mektubu?" diye sormuştu Cemil Meriç, "Elinde hiçbir adres yok." Öyleyse, "Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil."***

 

IŞIK DOĞU’DAN YÜKSELİR

 


“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!” diyor tepeden tırnağa iman ve dava adamı Mehmet Âkif, tükürdük şükür. Şimdi sıra beyitin ikinci mısraı olan maddede: “Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!” Onu da yapacağız inşallah, unutacağız veya sineye gömeceğiz sanmasınlar. Biz vicdanlarımızda çoktan mahkûm etmiştik zaten. Zira bir önceki yazımda da değindiğim gibi günahları, hainlikleri, “ıslah edici-barışçı” maskesiyle yeryüzünü ifsad etmeleri  o kadar birikti ki.. Şimdi sıra bu darbe girişimine alkış tutanların yüzlerine tükürüp onlardan yüz çevirmeye geldi. Fiilen bunu hayata geçirme zamanı. Yüz çevirme deyince aklıma gah Âkif’e gah üstad Necip Fazıl’a nispet edilerek anlatılan bir anekdot geldi. Dünya ve ukba görüşleri zıt olan bu yüzden yıldızlarının barışmadığı –isim vermeyeyim-dönemin meşhur muharrirlerinden biri, bir ortamda  üstad ile karşılaşmış. Üstadın sakal bıraktığını görünce  takılmak istemiş ve alaylı bir üslupla şöyle demiş:
– Aaaa!!!… Azizim, maymuna dönmüşsün.
Kelimelerin anlam inceliklerine vakıf olan üstad, hiç istifini bozmadan, karşısında duran zata sırtını dönerek: “O zaman duvara döneyim, bari.” demiş.

Yıllardır hatta asırlardır bizi tabiri caizse adam yerine koymayan, bizi barbar, gayrımedeni olarak gören, her daim vesayetçi, mağrur ve kibirli bir edayla tepeden bakarak tahkir eden, hakkımızda iyi niyetleri hiçbir vakit vaki olmamış olan Batı’dan yüz çevirmenin vakti zamanı gelmedi mi diye düşünmüyor değilim. Zira ne demiş şiirin devamında üstad : “Tükürün Ehl-i Salîb'in(1) o hayâsız yüzüne! Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!” 

Bizim Batılılaşma serüvenimiz yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmiş dayanıyor. Yani iki yüz yıldır vechimizi onlara dönmüş, onlar gibi olmaya, yaşamaya, onların değerlerini hayatımıza geçirmeye çalışmışız. Peki, onların gözünde, bilinçaltında ve üstünde makes bulan Türk imajı nedir?  Biz kendimizi Avrupalı bir ülke olarak görüyor, 50 yıldır birliklerine girmeye çalışıyoruz. (Bence bizi futboldan başka hiçbir liglerine, birliklerine almayacaklar.) Peki ya Türk deyince Batılıların akıllarına ne geliyor? Kültürel anlamda Türk hamamı, Türk lokumu, Türk kahvesi, kebap, tavla ve bir de İngilizcede deyimleşmiş olan “Türk gibi sigara içmek”..  Bizi biz yapan değerler, olgular bunlardan mı ibaret?

Tarihî olarak bilinçlerinin backgrounduna kazınmış olan ve dünden bugüne bize karşı tutumlarını tayin eden olaylar neler?

1.  Gotlar(Vizigot, Ostrogotlar-İsveçlilerin ataları), Anglo Saksonlar (İngilizlerin ataları), Vandallar(2), Alamanlar (Almanların, Avusturyalıların ataları) ve Franklar(Fransızların ataları) gibi Cermen(3) kavimlerinin Avrupa’ya göçlerine sebep olan Büyük Hun Hükümdarı Attila,

2.  1071 Malazgirt zaferiyle beraber ataları saydıkları Latin, Rum, Yunanlara karşı ve Haçlı seferlerine(4) karşı büyük fetihler gerçekleştirmiş, büyük zaferler kazanmış Selçuklu devletleri,

3.  1453 İstanbul’un fethiyle tarihte kurdukları en büyük imparatorluğa (Roma imparatorluğuna) son veren büyük sultan Fatih Sultan Mehmed Han,

4. 1529’da onların tabiriyle Muhteşem Süleyman’ın ve 1683 yılında Sultan IV. Mehmet’in Avrupa’nın içlerine kadar girerek Viyana’yı kuşatmaları,

5.  Ulu sultan II. Abdulhamit Han’ın arz-ı mevudun ilk adımını atmak isteyen Yahudilere Filistin topraklarını satmayışı,

6.  Son olarak İngiliz ve Fransızlar arasında yapılan Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu'daki ve Anadolu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören  Sykes-Picot Anlaşmasına, Sevr ‘e karşı; Yunanlıların Megalo İdeasına (5) karşı verilen Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki büyük İstiklal Harbimizde hezimete uğrayışları, onların tabiriyle Küçük Asya Felaketi.

Bütün bu tarihî gerçeklerden ötürü zihinlerine kodlanmış,  ilmek ilmek işlenmiş bir Türk husumeti..  Almanya’da da ikamet eden bir tanıdık, bazı Almanların hala çocuklarını Türkler geliyor diye korkuttuklarını söylemişti geçenlerde. İngiltere’ye bir proje sebebiyle giden bir dostum da Londra’da binlerce insanın sığacağı dev bir katedrali ziyaret etmişler. Büyüklüğünün sebebini sormuşlar, ne derlerse beğenirsiniz, Viyana kuşatması sırasında Türklerin Britanya’ya kadar gelme ihtimaline karşı yapılmış o katedral..

Halâ içlerinde böyle bir korku olsa gerek bizi elli yıldır Avrupa Birliğinin kapısında oyalıyorlar.. Son günlerde içlerinden bazıları her zamanki pişkinlikleriyle açık açık birliğe kabul edilemeyeceğimizi, bize özel bir statü verilmesi gerektiğini falan söylüyor.. Sevsinler özel statünüzü. Halâ korkuyorlar 80 milyona yaklaşan nüfusumuzla, 600 bin kişilik ordumuzla ve artık sadece vasıfsız olmayan nitelikli insan gücümüzle Avrupa Birliğine girersek tüm Avrupa’yı fethedeceğimizden. Onlar için en iyi Türk fabrikalarında beden gücüne dayalı işlerde çalıştıracakları Türk’tür. Bu yüzden almamak için bir sürü bahane.. Kendilerinden olana “ehlen ve sehlen”, bize gelince  'yerim dar', yer açınca 'yenim dar' …

Bir vize serbestiyeti için bile 72 maddelik bir önkoşul silsilesi sundular.. Ve kendi aralarında bile uzlaşılmış olmayan bir terör yasası dayatmaları da cabası.. Niyetinizin hüsni olmadığını, sui olduğunu terör örgütlerine (özellikle Almanya, Belçika) aşikarane verdiğiniz destekle açık net gösterdiniz ki.. Kopenhag, Maastricht kriterleriymiş.. Biz artık çok iyi biliyoruz ki biz ya tam seküler (ladinî) ya da Hristiyan olmadıktan sonra bizi kabul etmeyeceksiniz. Bunun için de çok mücadele ettiğinizi biliyorum özellikle otokolonizasyon yoluyla.. Ama olmadı, olmayacak çünkü bu milletin ekserisi halâ diyor ki “Elhamdulillah Müslümanız. Radîna billahi Rabba ve bil İslami dina ve bi Muhammedin nebiyyan ve resula” (6) İşte bundan dolayı bu millet, sizin yalan sözlerinize inanmayacak, riyakar yüzünüze bakmayacak artık.. Hele de son darbe girişiminin akabinde gösterdiğiniz tavırlardan sonra..  

Artık Yenikapı ruhuyla yeni denizlere yelken açmanın vakti gelmiştir.. “Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek, hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün.  Spinoza kırk dört yaşında ölmüş, Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.” diyen ruhu pürnur üstad Cemil Meriç’in  kırk dört yaşından sonra bulduğu o muhkem hakikat: Işık Doğu’dan yükselir.

Dipnotlar:

1. Ehl-i Salib : Haçlılar, Hıristiyanlar. İslam memleketlerine hücum edip, yakıp yıkan, insanları öldüren mutaassıp Hıristiyan milletler topluluğu. Arapça Sâlib kelimesi "haç" (istavroz, çarmıh) demektir.

2. Avrupalıların atalarından en vahşi olanları. Kartaca’nın, Roma'nın Vandallar tarafından yağmalanmasına atfen, sebepsiz yere zarar verme eylemine Vandalizm denmeye başlamıştır. Vandalların tarihten silinmiş olduğu söyleniyor ama bence günümüzde Avrupa’daki holiganların ataları bunlar J

3. BritanyalılarDanimarkalılarHollandalılar ve İskandinavlar da Cermenik kavimlerdendir.

4. I.  Haçlı Seferinde 1096 yılında Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Sultan I. Kılıç Arslan, 600 bin kişilik dev ordu karşısında baskın savaşları düzenleyerek Haçlılara büyük kayıplar verdirdi. II. Haçlı Seferinde 1147’de Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesut karşısında başarısız oldular.

5. Megalo İdea ("Büyük Fikir"): Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizansa ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek,Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu'nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.

6. Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebi ve resul olarak Muhammed (SAV)’den razıyız.